Kaftancıoğlu kararı: Otoriterleşmeyi derinleştiren bir adım daha - Serap Yazıcı

Bu tür kararlar hangi ölçüye ulaşırsa ulaşsın demokratik muhalefet üzerinde yıldırıcı ve bezdirici bir etki yaratmamalı. Tam aksine bu tür uygulamalar, muhalefet üzerinde birleştirici bir role sahip olmalı. 

Yargıtay’ın Canan Kaftancıoğlu hakkında verdiği hüküm, Türkiye’nin demokrasi değerlerinden hızla uzaklaştığını gösteren önemli bir adım. Çünkü demokrasinin olmazsa olmaz unsurlarından biri ifade hürriyeti. İfade hürriyetiyle bu hürriyetten doğan haklar güvence altına alınmadıkça, bir siyasal düzenin demokrasi olarak tanımlanması mümkün değil. İfade hürriyetinin sınırlarının ne olduğu ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde düzenlenmekte.

10. maddeye göre, “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir. 

Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bu hükmün nasıl yorumlanması gerektiğini, ifade hürriyetinin meşru sınırlarının ne olduğunu ünlü Handyside kararında şöyle açıklıyor: “İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ‘haber’ ve ‘düşünceler’ için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz.”

Canan Kaftancıoğlu hakkında verilen hüküm, 1954’ten bu yana taraf olduğumuz AİHS’nin 10. maddesiyle 1989’da bağlayıcılığını kabul ettiğimiz AİHM kararlarıyla bağdaşmamaktadır.

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) 1950’de imzalayıp 1954’te onaylamıştır. 1987’de AİHM’ye bireysel başvuru hakkını tanımıştır. 1989’da AİHM’nin kararlarının bağlayıcılığını kabul etmiştir. Nihayet 2004’te Anayasanın 90. maddesinde yaptığı değişiklikle temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası antlaşmaların normlar hiyerarşisinde kanunların üzerinde olduğunu gösteren bir hükmü yürürlüğe koymuştur.

Bu hüküm şöyledir: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Bütün bu hususlar dikkate alındığında Canan Kaftancıoğlu hakkında verilen hüküm, 1954’ten bu yana taraf olduğumuz AİHS’nin 10. maddesiyle 1989’da bağlayıcılığını kabul ettiğimiz AİHM kararlarıyla bağdaşmamaktadır. Öte yandan bu hüküm, Anayasamızın 90. maddesine 2004’te eklediğimiz düzenlemeyle de çelişmektedir.

Dahası bu tablo, Türkiye’nin yarışmacı otoriter rejimler kategorisine yerleştiğini gösteren verilere yenisini eklemiştir. Steven Levitsky ve Lucan A. Way’e göre yarışmacı otoriter rejimler, “biçimsel demokratik kurumların mevcut olduğu ve iktidarı ele geçirmenin başlıca aracı olarak geniş ölçüde kullanıldığı, fakat iktidar sahiplerinin devleti kötüye kullanmalarının, onlara muhalifleri karşısında büyük bir avantaj sağladığı sivil rejimlerdir. Bu rejimler, muhalefet partilerinin, iktidar için ciddi şekilde yarışırken demokratik kurumları kullanmaları açısından yarışmacıdırlar; ama oyun alanının iktidar sahipleri lehine büyük ölçüde eşitsizleştirilmiş olması açısından demokratik değillerdir. Dolayısıyla yarışma gerçektir, ama adilane değildir.”

Canan Kaftancıoğlu hakkında verilen karar, seçim takvimi yaklaştıkça seçim yarışının adaletini aşındıran uygulamaların artacağını gösteriyor. Bu tür uygulamalar hangi ölçüye ulaşırsa ulaşsın demokratik muhalefet üzerinde yıldırıcı ve bezdirici bir etki yaratmamalı. Tam aksine bu tür uygulamalar, muhalefet üzerinde birleştirici bir role sahip olmalı.


(Bu yazı PolitikYol'dan alınmıştır)

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.