Entellektüel ahlaksızlık

Varlığını hiç eksik etmeyen bir mide ağrısıyla cebelleşiyorum. Bu kez farklı bir şey var, biliyorum ama yapmam gereken işler nedeniyle unutmaya çalışıyorum ağrıyı.

Bir şeyi yok saymanın onu gerçekte yok etmediğini öğrenmişim çoktan ama unutmaya ve kafasını kuma gömmeye dair bir toplumsal hafızanın genetik aktarımından mustaribim.

Meğer mide kanaması geçiriyormuşum ve işte o sırada haberini alıyorum: “Ahmet Altan tahliye oluyor.” 

Geçen yıl, tam da bu gündü.

AİHM nihayet bir ihlal kararı verdiğinde ve Yargıtay’ın bozma kararı ile uyuyan hukuk gözlerini açıp kirpiklerini kırpıştırdığında, sımsıkı kapalı perdeleri özgürlük adına bir yel, kısa bir an havalandırmıştı.

Bir ülkede bir yazar, sadece yazdıkları yüzünden beş yıl hapis yatıyorsa bunun sebepleri vardır ve anlamak ile kabul etmemek arasında bir yerde durulabilir. Güç dediğimiz şey kendi haklılıklarını da doğurur. Haklı olmak demek de evrensel algıların ötesinde ve bağımsız bir durumdur.

Onu hapiste yatıranların sebeplerinde şaşılacak bir durum yoktu zaten. Perdeler nasıl kapanmıştı, biliyorduk.

Ancak bir ülkede bir yazar yazdıkları yüzünden beş yıl hapis yatarken, kendine “muhalif” diyenlerin, hadi muhalif değilse de “yazar, aydın, sanatçı, gazeteci, hukukçu“ diyenlerin susması ve hatta bu hapislikten intikam devşirmeye kalkmasının bir açıklaması olabilir miydi?

Benim bir açıklamam var. 

Çünkü bunun adı belli: 

Entellektüel ahlaksızlık.

Ahlak güce bağlı olmayan bir mesele; bizim bir türlü çözemediğimiz, çözmek bile istemediğimiz bir mesele üstelik. 

Vatanseverliğin bir meziyet kabul edildiği, herkesin her şeyin en doğrusunu bildiğini iddia ettiği, kutsalların kutsal kavramını ayaklar altına alınarak yarıştırıldığı ve yine herkesin başkasının kutsalına saldırmayı hak gibi gördüğü bir yerdeyiz, malum.

‘Adaletsizliğin Veçheleri’ adlı kitabında “Yapabilme imkânı varken yanlışı engellemeyen veya buna direnmeyen kimse, ülkesini kaderine terk etmişçesine bir yanlışın suçlusudur” diyor Judith N. Shklar. 

Pasif adaletsizlik vatan sevgisinin neresinde duruyor peki? Bu meziyeti(!)  aşırı gösterişli ve çirkin bir broş gibi, yakıştırmayı beceremeden yakalarında gezdirenler ahlaka dair bir arayıştan bihaberler mi? 

Ahmet Altan vatan sevgisinden nemalanların iki yüzlü ve sahte adalet duygusuna dair gösterişli ama değersiz meziyetlerini görünür kıldığı için ona yapılan adaletsizliğe sustular. 

Haksız ve hukuksuzca hapis yattı, sustular.

Kitapları ödül üstüne ödül aldı, sustular.

Romanı sonunda Türkçe basıldı, sustular.

Demokrasi ve hukuk dediğimiz şeyin ahlakından bahsedersek eğer, bu suskunluğun anlamının da sonuçlarının da kişisel olmadığını kavrayabiliriz belki. 

Kişisel nefretler, hesaplar, biriktirilmiş öfkeler, üstünde tepinilen yalanlar ve hepsine alet edilen kutsal sloganlar üstünden güdülenmiş bir demokrasi-hukuk algısı hepimizi esir aldı. 

Kitleler halinde kitlelerden nefret ediyor ve onların yaşadıklarını sorgulamadan kabul edip, bunu da haklı çıkaracak sebepler peşine düşüyoruz.

Gerçeğin ne olduğu ile değil, kendi gerçeğimizi başkalarının alnına nasıl kazıyacağımızla ilgileniyoruz. Tüm aynaların üstünü kendi gerçeklerimizin fotoğraflarıyla örtmeye çalışıyoruz. 

Bayılıyoruz öz faşizmimize, onu pamuklara sararak ve kanlı et parçalarıyla besleyerek büyütüyoruz. 

Bunu fark eden ve yüksek sesle söyleyen kim varsa da ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. 

Çok susuyoruz, ahlaksızca susuyoruz. 

Susamadığımız yerde de yalanlar yetişiyor imdadımıza. 

Cezaevlerinden cenazeler çıkarken, musalla taşlarını kaçırıyoruz bizden değilse. 

Bebekler vuruluyor, çocuklar boğuluyor; oyuncakları saklıyoruz. 

Bizden olmayanın bize biat etmedikçe acısını duymuyor, sevincini görmüyoruz. 

Ezan seslerine marşlar karıştırıyor, dalgalanan bayraklar her şeyi örter sanıyoruz.

Heykelleri insanlardan daha çok sevdiğimiz anlaşılmıyor sanıyoruz.

Sloganlar atarken adliye kapısında ağlayan bir annenin “öteki” dilde yaktığı ağıtlar duyulmuyor sanıyoruz.

Çok şey sanıyor, çok susuyoruz. Susuzluktan öleceğimizin farkında bile değiliz, ahlaksızlığın bizi çürüttüğünü ve bu çürümüşlüğün çok pis koktuğunun da…

Ve birisi çıkıp bunları yüzümüze söylediğinde ondan nefret ediyoruz. 

“Ahmet Altan tam da bunu yaptı, aydın olmanın lanetiyle yazı yazdı, sonra gitti aslanlar gibi hapis yattı. Şikayet etmeden, kin gütmeden ve üç tane ödül üstüne ödül alan kitap yazarak. Bundan nefret ettiler ve bence en anlaşılır nefret buydu; böyle birinin var olabileceğini, bunun mümkün olduğunu ve kendilerinin asla buna ulaşamayacağını bu kadar doğallıkla gözlerine sokarsan elbette senden nefret ederler” diye yazmıştım ilk tahliye olduğunda. 

Konu kimden nefret ettiğimiz değil, nefret ettiğimize bile hukuk isteyemediğimiz bir zamanın bıraktığı tortunun hepimizi boğacak olması, buydu derdim ve hala bu.

Midem hala iyileşmedi. Varlığını sürekli hissettiren o ağrıya alışmadım ama inkar etmeyi bıraktım. 

Ahmet Altan hala yazıyor, ödüller alıyor, övgülerle dolu bir kariyerin tadını çıkarıyor muhtemelen. Hapiste şikayet etmedi onca sene, bu parlaklıkla da övünmüyor. 

Hala hapisteki insanları düşünüyor, hele ki akşam sayım saati geldiğinde.

Ve ahlaksızlık hala devam ediyor, o çirkin ve gösterişli broşun fantastik bir romanın lanetli simgesi yüzük gibi Mordor ateşinde yanacağı günleri bekliyoruz…

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.