Üniversiteler çökerken, AKP’li eski vekillere yeni maaş kapısı: Rektörlük

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından 14 Ağustos’ta yayınlanan kararname ile Türkiye’nin en eski ve köklü üniversitelerinin de aralarında yer aldığı 16 üniversiteye birden rektör ataması yapıldı. 

Üniversitelerde rektörlük seçimleri 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünden çıkartılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kaldırılarak atama yetkisi doğrudan Cumhurbaşkanına verildi. Önceki uygulamada her üniversite kendi rektörünü seçmek için öğretim üyelerinin katıldığı bir seçim gerçekleştiriyordu. Seçim sonrası en yüksek oyu alan ilk üç isim Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından Cumhurbaşkanına iletiliyor, Cumhurbaşkanı da bu üç isimden birisini rektör olarak atıyordu.

Ancak, üniversitedeki seçimde alınan oylar Cumhurbaşkanı açısından bağlayıcı değildi. Nitekim gerek Erdoğan gerekse önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, YÖK tarafından kendilerine gönderilen sıralamada zaman zaman ikinci ya da son sırada yer alan kimi isimleri de rektör atadılar. 

Sonucu Cumhurbaşkanı açısından bağlayıcı olmasa da bir üniversitede akademisyenlerin oylarıyla üçüncü ya da ikinci olan bir öğretim üyesinin bile o üniversitede nispeten sevilen, sayılan, güvenilen birisi olduğunu söylemek olanaklı. Kaldı ki eski yöntemde her koşulda atanan rektör, o üniversitede yıllardır görev yapan yani üniversitenin içinden, üniversiteyi tanıyan birisi oluyordu.

Darbe teşebbüsü gerekçesiyle ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) koşullarında çıkartılan KHK ile değiştirilen bu sistem ve tek başına tüm rektörleri atama yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesi, atamalarda iktidara yakınlık, AKP’ye sempati, Cumhurbaşkanına biat, muhafazakâr düşünceye ya da siyasal İslamcılığa yatkın-yakın olmayı öne çıkartırken, bilimsel yetkinlik, akademik başarı, alanında liyakat ve uzmanlık vb. kriterlerin ise geri plana atıldığı bir sürece zemin yarattı.

Bu da Türkiye’de üniversitelerin eğitim kalitesinin düşmesine, öğretim üyesi kadrolarının niteliğinin değişmesine ortam hazırlarken, aynı zamanda ‘eğitimi yetersiz üniversite diplomalı işsizler’ ordusunun da hızla artmasını beraberinde getirdi. 

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendi iktidarlarında artık 81 ilin tamamının üniversiteye kavuştuğunu, üniversitelerdeki öğrenci sayısının 1,5 milyondan 8 milyonun üzerine çıktığını söylese de, eğitim-öğretimin kalitesi ve akademik kadroların niteliği, başarı açısından aynı şey söz konusu değil.

Erdoğan daha önce bazı eski AKP’li vekilleri rektörlüğe atamasına gelen tepkilere aldırmaksızın 14 Ağustos’taki son atama listesinde de yine eski AKP’li vekillerden Necdet Ünüvar’ı Türkiye’nin Cumhuriyet döneminde kurulan ilk devlet üniversitesi olan Ankara Üniversitesi’nin rektörlüğüne getirdi. 

Geçen yıl ve daha önceki rektör atamalarında da AKP’li eski vekillerden Vural Kavuncu Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne, Cevdet Erdöl İstanbul Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne, Aşkın Asan Avrasya Üniversitesi’ne, Necdet Budak Ege Üniversitesi’ne, Nükhet Hotar 9 Eylül Üniversitesi’ne ve Mazhar Bağlı da Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi’ne Erdoğan tarafından rektör olarak atandı.

Kısa süre önce de AKP’li eski bakan ve vekillerden bir bölümü kamu bankalarına ve bağlı iştiraklerine yönetim kurulu, denetim kurulu üyesi olarak atanarak her birisi 3-4 yerden dolgun maaşlar alma olanağına kavuştu. 

Adeta iktidarın arpalığına dönüştürülen kamu bankaları, spor federasyonları, kamu iktisadi teşebbüsleri, Erdoğan’ın başında olduğu Türkiye Varlık Fonu (TVF) bünyesindeki kamu şirketleri ve iştiraklerinden sonra, şimdi de üniversiteler AKP’li eski vekiller için ikinci ya da üçüncü maaş kapısına dönüştü.

Ancak bundan daha da vahim olan üniversitelerin akademik özerkliklerinin ortadan kaldırılması ve iktidarın arka bahçesine dönüştürülmesiyle, Türkiye’deki üniversitelerin hızla inişe geçmesi, gerek akademik kadrolarının gerekse bilimsel araştırma, makale, çalışmalarının ciddi anlamda erozyona uğraması.

Darbe teşebbüsü sonrasında 5 binden fazla akademisyen FETÖ bağlantılı oldukları gerekçesiyle üniversitelerden ihraç edildi. Pasaportları iptal edilerek, yurt dışındaki üniversitelere gitmeleri ya da Türkiye’deki özel üniversitelerde, vakıf üniversitelerinde öğretim üyesi olma yolları da kapatıldı.

FETÖ bağlantılı olduğu iddia edilenlerin dışında, Güneydoğu’da sürdürülen hendek operasyonları, sokağa çıkma yasakları, Cizre, Silopi, Nusaybin, Şırnak, Diyarbakır-Sur ve daha bir çok yerleşim yerinde yaşanan olaylar nedeniyle, 2016 Ocak ayında “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalayan, kamuoyunda “Barış Akademisyenleri” olarak bilinen yaklaşık 1200 akademisyen de OHAL sonrası KHK’yla ihraç edildi.

Üniversitelerde gerçekleştirilen geniş çaplı öğretim üyesi tasfiyesi sonrasında ortaya çıkan öğretim üyesi açığı nedeniyle pek çok üniversitede yeni açılan akademik kadrolara yapılan alımlarda ise tıpkı rektör atamaları gibi, iktidara yakınlık, AKP referansı, eş-dost-akraba atamaları yaygınlaştı. Akademik uzmanlık bir kenara atılırken Hukuk Fakültelerine Veterinerler, Mühendislik ya da Tıp Fakültelerine İlahiyatçılar atanmaya başlandı. 

Aile-eş-akraba atamalarında en son örnek, geçtiğimiz günlerde Denizli-Pamukkale Üniversitesi’nde yaşandı. Erdoğan tarafından atanan Rektör Hüseyin Bağ, adeta eşini tarif eden öğretim üyesi alımı ilanına, sadece eşinin başvurması ve üniversitede göreve başlamasıyla gündeme geldi. Olayın medyaya ve kamuoyuna yansıması üzerine YÖK, soruşturma başlatarak Rektör Bağ’ı görevden alırken, pek çok üniversitede adeta bir kişiyi tarif eden ilanlarla aileden, eş-dost-akrabalar arasından akademisyen alımları yapılıyor.

Son birkaç yıldan bu yana doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanan rektörler, atandıkları üniversitelerde gerek akademik gerekse idari personel kadrolarına aile üyelerini, akrabalarını, çocuklarını, gelin ya da damatlarını doldurmalarıyla sıkça medyada yer alırken, muhalefetin soru önergeleriyle de meclisin gündemine geliyor. Ancak iktidar bunların hiç birisine aldırmıyor.

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi (ÇOMÜ), Gaziantep Üniversitesi, Çorum Hitit Üniversitesi, Yozgat Bozok Üniversitesi, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi ve özellikle büyük bölümü AKP iktidarı döneminde kurulan pek çok devlet üniversitesi bu nedenle kamuoyunda ve medyada “Aile Üniversitesi” olarak anılmaya başlandı. 

ÇOMÜ birbiriyle akraba olan 250 öğretim üyesi kadrosula ilk sırada yer alırken, çoğu üniversitede rektör, dekan, bölüm başkanları ve öğretim kadroları aynı aileden ya da birbiriyle akraba, rektörün oğlu, kızı, kız-erkek kardeşi, damadı veya gelini.

Bunun yanı sıra pek çok üniversitede ise rektör, aynı zamanda fakülte dekanlıklarını da kendisi üstlenerek birden fazla yerden maaş alıyor. Eşini tarif eden kadro ilanı nedeniyle geçtiğimiz hafta YÖK’ün görevden aldığı Pamukkale Üniversitesi Rektörü Hüseyin Bağ’ın aynı zamanda 16 fakültenin dekanlığına da kendisini vekâleten atadığı ortaya çıktı.

Üniversitelerdeki akademik ve bilimsel erozyon artık gözle görülür hale gelirken, bunun yansımaları da somutlaşıyor. Örneğin her yıl açıklanan ve Şanghay Klasmanı olarak adlandırılan dünyanın en iyi üniversiteleri listesinin 2020 sıralamasında Türkiye’den hiçbir üniversite ilk 100’de yer alamadı. 

Daha önce ODTÜ, Boğaziçi, Sabancı, Koç, Hacettepe gibi Türkiye’deki en prestijli üniversiteler bu sıralamalarda kendisine yer buluyordu. AKP döneminde 81 ile yaygınlaştırılan yeni “Aile Üniversiteleri” ise bu listelerin yakınına bile yanaşamıyor. 2020 Şanghay Klasmanı’nda Türkiye’nin Osmanlı döneminden bu yana devam eden en eski devlet üniversitesi İstanbul Üniversitesi kendisine ancak ilk 500’de yer bulabildi. Hacettepe ve İstanbul Teknik Üniversitesi ise ilk 700’e girebildi. 

YÖK’ün son verilerine göre Türkiye’de 129’u devlet, 73’ü Özel Vakıf Üniversitesi olmak üzere 202 üniversitenin yanı sıra 5 Özel Vakıf Meslek Yüksek Okulu ile birlikte 207 yüksek öğrenim kurumu faaliyet gösteriyor. Bu kurumlarda 144 bin 809’u devlet, kalanı vakıf üniversitelerinde 170 bin 561 öğretim üyesi görev yaparken, devlet+özel üniversitelerde öğrenim gören toplam öğrenci sayısı ise 8 milyon 76 bin.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.