Evet, Ukrayna savaşı dönüm noktası olacak

Rusya’nın askeri hedefi kısa süre içinde Ukrayna’da kendine bağlı bir rejim kurmaktı. Açık başarısızlığa uğradı, hedef küçültmek zorunda kaldı. Şimdi sadece güneydoğuda Donbas bölgesinde kontrol ettiği alanı genişletmeye çalışıyor.

Kendilerinin 2. aşama dediği Donbas savaşında da Ruslar henüz net bir üstünlük sağlayamadı. NATO fiilen savaşın tarafı. Ağır silah, istihbarat, eğitim, askeri danışman, paralı asker dahil her desteği sağlıyor. Ukrayna, NATO’dan aldığı istihbarat ve gelişmiş füzelerle Rusya topraklarını vurmaya başladı. Rusya da Ukrayna’nın cephe gerisindeki demiryollarını ve diğer altyapısını vurarak batıdan gelen silah akışını engellemeye çalışıyor.

Ancak medyada bazı kaynakların iddia ettiği gibi Rusya Donbas’ta ilerlemiyor değil. Ayrıca, Amerika’da yerleşik ISW adlı savaş çalışmaları kurumunun 3 Mayıs itibariyle arazideki durumu gösteren haritasına göre Rusya, Donbas bölgesinde 24 Şubat’a kıyasla üç mislinden fazla toprak ele geçirmiş durumda.   

Sonucu henüz belirsiz savaş nasıl biterse bitsin, küresel siyaset açısından bir dönüm noktası oluşturacak.

Joe Biden yönetimi iktidara geldiği günden beri, bir tarafta ‘demokrasiler’ diğer tarafta ‘otoriter rejimler’ ikili bir küresel saflaşma oluşturmaya çalışıyordu. Washington şimdi Ukrayna savaşını o amaç için kullanıyor. Safları sıklaştıracak, Biden’ın sözcükleriyle, “dünyaya liderlik yaptığını” kanıtlayacak.

Esasen ABD’nin kendi ekonomik ve jeopolitik çıkarları temelinde izlediği siyasetin nihai hedefi Çin’le hesaplaşma.

Ama savaşın tetiklediği somut gelişmeler Amerika’nın dünya liderliğine doğru bir gidişi değil, tam tersine, çok kutuplu dünyanın habercisi. Ukrayna savaşı gelecekte büyük olasılıkla, başka özellikleri yanında, çok kutuplu dünyaya geçişte bir dönüm noktası olarak hatırlanacak.

Önce Avrupa’ya bakalım.

2008 Bükreş NATO zirvesinde Ukrayna’nın NATO üyelik başvurusu görüşülürken Almanya ve Fransa, buna Rusya’yı kışkırtacağı gerekçesiyle karşı çıktı. Ancak ABD’nin dediği oldu, başvuru kabul edildi. AKP’nin dış politikasını yürütenler o günlerde uykuda geziniyordu; en az Fransa kadar bizi ilgilendiren konuya tamamen kayıtsız kaldılar.

Niçin uyurgezer olduklarını daha savaş başlamadan önce defalarca anlattım. Mesela Mayıs 2012’de: “100 yılın en ehliyetsiz dış politikası: Mısır ve Ukrayna sadece iki örnek.”

Geçtiğimiz yılın son aylarından itibaren gerginliğin artmasıyla, Almanya ve Fransa savaşı önlemek için çaba gösterdi ama yine başarılı olamadılar.

En somut girişim Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un, Rusya’nın saldırısı başlamadan günler önce 19 Şubat’ta yaptığı Kiev ziyaretiydi. Scholz Ukrayna’nın gönüllü olarak NATO üyeliğinden vazgeçmesini önerdi, ama Volodimir Zelenski ret etti. ABD-İngiltere ikilisinin telkini altında olmasaydı, elbette öyle davranmazdı.  

Savaş başladıktan sonra Almanya ve Fransa barışı desteklerken, Amerika ve İngiltere bu kez savaşın devamından yana tavır aldı. Açık göstergelerden biri, Almanya Başbakanı’nın hiç de sıcak ilişkilere sahip olmadığı Ankara’ya 14 Mart’ta yaptığı ziyaretti. Acil ziyaretin nedeni Türkiye’nin yürüttüğü barış görüşmelerine destek vermekti.

29 Mart’ta İstanbul’da Ukrayna ve Rusya heyetleri arasında yapılan müzakerelerde ciddi ilerleme kaydedildi. Rusya’nın baş müzakerecisi “artık Zelenski ve Putin arasında bir görüşme olabilir” açıklaması yaptı. Barış umutları zirvede idi.

Aynı gün Ukrayna Cumhurbaşkanlığı resmi sitesi, kendilerinin önerdiği bir barış anlaşmasının çerçevesini açıkladı. Makul görünen taslağın maddelerinden birine göre, Ukrayna “yabancı askeri üsleri ve yabancı askeri birlikleri topraklarında barındırmayacak, askeri-siyasi ittifaklara katılmayacak” idi.

Ancak resmi tutumu itibariyle barış görüşmelerine soğuk yaklaşan Amerika’nın, kapalı kapılar ardında ‘çomak sokması’ nedeniyle barış çabaları sonuç vermedi.

Bunun en açık işaretlerinden biri, Britanya Başbakanı Boris Johnson’un 9 Nisan’da apar topar yaptığı Kiev gezisi oldu. Belli ki Johnson, Washington’la işbirliği içinde, barış anlaşmasını engellemeye gelmişti.

Amerika-İngiltere ikilisi istediğini elde etti ve Zelenski barış yerine savaşa devamı seçti. Putin üç gün sonra 12 Nisan’da, barış görüşmelerinin çıkmaza girdiğini açıkladı.

Johnson 6 Nisan’da yaptığı bir konuşmayı Rusça şu sözlerle bitirmişti: “Sizin Başkanınız savaş suçlusu olarak yargılanacak”. Üç gün sonra Kiev’de verdiği net mesajın ayrıntılarını, ancak birkaç gün önce İsveç’in büyük bir gazetesinden öğrenebildik:  

“Johnson, Zelenski’ye iki basit mesajla gelmişti: Putin bir savaş suçlusudur, yargılanması gerekir ve onunla müzakere yapılmaz. İkincisi, onunla bir garanti anlaşması yapsanız bile, biz o anlaşmada taraf olmayacağız”.

O günlerde Zelenski’nin kulağına fısıldayarak barışı engelleyen ABD-İngiltere ikilisi, artık aynı siyaseti açıktan yürütüyor. Hedefin yıllarca sürecek bir savaş, Rusya’nın diz çöktürülmesi ve Moskova’da rejim değişikliği olduğunu neredeyse sürekli ilan ediyorlar.

Kıta Avrupası’nın iki büyük ülkesi Almanya ve Fransa’nın tercih ettiği siyaset izlenseydi, önlenmesi kolay Ukrayna savaşı büyük olasılıkla başlamayacaktı. Veya en azından şimdiye dek barış sağlanmış olacaktı.

Rusya’yla savaş Avrupa’nın güvenlik çıkarlarıyla bağdaşmıyor.

Avrupa’da kalıcı barış ve güvenlik, savaşı değil müzakereyi gerektiriyor. Bu düşüncenin en açık sözcülerinden biri, savaşın sürdüğü günlerde “Avrupa’da kapsamlı bir güvenlik mimarisi inşasına Rusya katılmadığı sürece, kalıcı barış inşa etmek imkansızdır“ diyen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron.

Rusya’nın ucuz doğal kaynaklarından mahrum kalmak da Avrupa’nın çıkarlarıyla bağdaşmıyor.

Rusya’ya yaptırımların uzun süre devam etmesi sadece yüksek enerji ve emtia fiyatları değil genel enflasyonun yükselmesi, artan işsizlik, büyümenin yavaşlaması, ekonomik durgunluk ve Avrupa’nın zaten zorlanan rekabet gücünün daha çok aşınması anlamına gelecek.

Almanya Kimya Sanayii Federasyonu Başkanı Christian Kulmann’a göre Rusya’dan gaz ve petrol alımının durdurulması tüm kimya sanayiinin durmasına yol açabilir, bu durum tedarik zincirindeki otomotiv, ilaç, inşaat dahil diğer sektörleri olumsuz etkiler ve fabrikaların bir daha ne zaman kapılarını açacağı belli olmaz.

Enflasyonla beraber faizlerin yükselmesi, kamu borçları GSMH’nin %147’si civarındaki İtalya’ya çok ağır yükler getirecek.

Savaştan sonra Avrupa’nın yaptırımlara aynen devamı çok zor. Macron’un öteden beri savunduğu ‘stratejik özerklik’ arayışı herhalde güçlenecek. Bunun anlamı Almanya, Fransa, İtalya liderliğinde bir grup ülkede, ABD’den daha bağımsız hareket etme ve Avrupa’nın kendi sorunlarına daha fazla sahip çıkma iradesinin artması olacaktır. Almanya’nın savunma bütçesini %2 üstüne çıkarma kararı o yönelişi kolaylaştıracak.

Avrupa ülkeleri elbet Washington’la çatışmayacak. Ama Polonya ve Baltık ülkeleri gibi bazıları dışında, Kıta Avrupası’nın başlıca ülkeleri, bugün olduğundan farklı ve Avrupa çıkarlarını daha önceleyen bir siyasete kayacak büyük olasılıkla.

O yoldan gidilmezse, bozulan ekonomiyle beraber Avrupa’da popülistlerin daha güçlenmesi ve ana akım partilerin gerilemesinin önü açılabilir. Mesela son seçimde %42 oy alan Marine Le Pen’in Fransa’da 2027’de ve 59 yaşında nihayet başkanlık koltuğuna oturması kolaylaşır.

Savaş başladıktan hemen iki gün sonra yayınladığımız ilk analizler, yaşanan gelişimler tarafından doğrulandı: Savaşın ve saldırının birinci sorumlusu elbet Rusya’dır, ama hemen onun ardından “Ukrayna’nın tecrübesiz siyasetçilerini peşine takan ve krizi beceriksizce yöneten ABD gelir… Savaşlar başladıktan sonra nasıl biteceğini öngörmek zordur.”

Cumhuriyetçi partiden ABD Başkanı seçilen George W. Bush, yalan olduğu bilinen iddialarla 2003’te Irak savaşını başlattığında ona körü körüne desek veren Britanya’nın İşçi partili başbakanı Tony Blair’in medyadaki yaygın adı “Bush’un fino köpeği” idi. Şimdi ABD başkanı Demokrat, Britanya başbakanı Muhafazakar partiden.

İktidar partileri değişti, ama ABD-İngiltere ilişkileri ve Britanya başbakanının rolü pek değişmedi.

ABD ve İngiltere ikilisi başlangıçta savaşı kışkırttı, ama savunulamaz davranışlarını örtmek için yaşanan trajedinin “kışkırtılmamış bir savaş” olduğunu tekrar edip durdular. Ardından barışı engellediler, şimdi kışkırtmaya daha yüksek perdeden devam ediyorlar. Artık bunu açık yürütüyor, Ukrayna’ya savaşı kazanabilirsiniz, hatta tüm Donbas’ı ve Kırım’ı savaşarak geri alabilirsiniz telkini yapıyorlar.

Evet, savaşın nasıl biteceği belli değil. Ama bildiklerimiz de var. Ukrayna devam eden savaşta en büyük beşeri kıyımı ve fiziki yıkımı yaşayan taraf olacak, savaş uzadıkça bedel artacak. İkinci olarak, Rusya’yı mağlup etmesi neredeyse imkansız – çatışma, sonucu öngörülemez nükleer savaşa tırmanmadığı sürece.

Amerika’nın en etkili neo-con fanatiklerinden Robert Kagan dahi savaşın batının kışkırtmasıyla başladığını teslim etti. Papa Francis, “NATO’nun Rusya sınırında havlamasının” savaşı kışkırttığını kabul etti. Ama ona rağmen kimi yorumcularımızın Washington’un “kışkırtılmamış savaş” savunmasını papağan gibi tekrarlaması üzücü.

Ayrıca ABD İngiltere ikilisinin barışı sabote etmesi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in yürüttüğü barış çabalarına açıkça aykırı. BM siyasetiyle de çelişki içindeler.

Tabii dünya Avrupa’dan ibaret değil.

Ukrayna savaşını küresel demokrasi ve özgürlük mücadelesi, kendini o mücadelenin lideri gibi sunmaya çalışan Amerika’nın o tavrını dünya ülkelerinin büyük kısmi ciddiye almıyor.

Gelecek yazımızda başta Hindistan dünya ülkelerinin Ukrayna savaşına nasıl yaklaştığını ele alacağız ve öylelikle çok kutuplu dünyaya geçişi daha net görebileceğiz.

 

Bu yazı Haluk Özdalga'nın blogundan alınmıştır

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar