Türk-İslam Sentezi, ülkenin makus talihi mi?

Sistemin kurum ve kurallarıyla işlediği, siyaset ahlakının ne kadar kıymetli olduğunun "makul toplumsal çoğunluk" tarafından bilindiği ülkelerde, medya ve bağımsız aydınların eleştirel ifade geleneği doğal akışın parçası sayılır. Oysa, krizin iliklere işlediği Türkiye’de taraf gözetmeden dile getirilen her eleştirel görüş epeydir felaket tellallığı, hatta oyunbozanlık olarak algılanır oldu.

Durum hiçbir inkarı kaldırmayacak kadar vahim. Gerek Türkiye yönetimindeki siyaset sınıfı gerekse yönetime talip olan siyasetçi kesimi, kabul etmeseler de cumhuriyet tarihinin en büyük kimlik ve vizyon bunalımını yaşamakta. Stratejik pusula kayıp. Türkiye nereye sürükleniyor? Biz kimiz ve kim olmalıyız? 1923’ten beri hem tarihi ve geçmişi, hem bugünü hem de geleceği taban tabana zıt görüşler üzerinden, akıl almaz bir hırçınlık ve intikam hissiyle sözde “tartışıyoruz”.

Ama, aradan bunca yıl geçti ve hala elde var sıfır.

Bu tür makro kimlik krizleri devlet ve toplumları aşırılığa, radikal çözümlere ve hatta savaşlara sürükler - gerek içte, gerekse dışta. 1908 “umutları” sönünce Osmanlı da benzer bir krize sürüklenmiş ve kitlesel acılara mal olan o karanlık tünelden kanlı savaşlarla çıkılabilmişti, ama o dönemin travmaları son 99 yılı da adı konmamış, sürekli bir olağanüstü hal örtüsü altına iteledi. Kabul etmemiz gerekir ki, Cumhuriyet formatı konusunda uzlaşma yok. Devletin ve halkın büyük bölümünün eşitlik ve herkese adalet sunacak bir hukuk sistemi konusunda da istekli olduğu söylenemez. Kısacası, 2022 itibarıyla, siyaset sınıfının sağıyla merkeziyle soluyla serinkanlı biçimde algılayamadığı muazzam bir tıkanma var.

Bir taraftan bakınca böyle. Ama yönetimde kalma-yönetimi alma konusunda Türkiye siyaset sınıfının özelliklerine ve trendlerine bakılınca bazı netlikler de gözden kaçmamalı.

Kültür esastır. Kullanılan dil ve sergilenen davranış kalıplarına bakınca, ortak paydayı belirleyen kök nedenler de aşikar: Bugün eski dille, ve dünyadaki değişimlerden tamamen kopuk süregiden kavganın temel aktörlerinin çoğunluğu, yaş ortalaması 60’ın hayli üstünde, asıl önemlisi, aynı çoğunluk 1990’larda ülkeyi elbirliğiyle çıkmaza sürükleyen kadroların ta kendisi. Maalesef 20 yıllık AKP süreci, ülkeye taze nefes ve kan sağlayacak genç lider ve kadroları üretemedi. Çünkü, kendisini siyasi ikbal ve imtiyazaların avcısı, düzenin bekçisi gören; şark kurnazlığını sağlı sollu ortaklaşa siyaset sanan bir kadro, aynı ezberlerle ve aynı “çatal dille” seçmenin değerli vaktini ziyan etmekle meşgul. AKP eskidi ve çürüdü. O açık. Ama ona rakip çoklu yapıya bakıldığında, esasen birbirine hamasi ve milliyetçi söylemde benzeme yarışına girmiş aktörler görmekteyiz.

Bunlar arasında Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi sınırlı ama son derece iyi niyetli ve samimi çabaları dışında, geriye kalan CHP kadrolarının büyük kısmı olsun, AKP dönemindeki rolleri ve hataları konusunda hesap vermeden iktidarı kapmaya çalışan GP ve DEVA kadroları olsun, hiçbir muhalif kesim figürü, geleceğe dair zihin açıcı bir şey söyleyemiyor.

Bulanıklık ve pusulasızlık bir olgu, ama her ulusal krizde gördüğümüz bir başka olgu da, öte yandan, netleşiyor: İktidar ve muhalefet, gerek Kürt sorunu, gerek mülteciler sorunu, gerek kutuplaşma süreci, gerekse dış politika üzerinden halkı iç ve dış saldırganlığa kapı açan bir uca doğru ortaklaşa radikalleştiriyor. Çözüm odaklı yaklaşımlar, iç ve dış barıştan yana tavır gibi temel siyasi göstergelerde maalesef radikalleşmenin önünü kesecek bir dinamik yok. Ve ortaya çıkacağa da benzemiyor.

1990’larda kemirilen sivil toplum süreçleri, son 20 yılda - kısa bir bahardan sonra - iyice bastırılıp sindirildi. Normal şartlar yaşan bir ülkede siyasete katılması beklenen genç ve modern görüş sahibi kesimlerin de kökü kurutuldu. Bu genç liderlerden biri kurulu düzenin bekası adına, merkez sağ/sol muhalefetin sessizliği eşliğinde yakında hapiste altıncı yılını dolduracak. Dünyadaki değişimlere koşut bir genç/kentli dinamik oluşturmaya aday Yeşil hareket de partileştirilmemekte.

Öte yandan, bir olgu da kendi nehir yatağında akarak hedefe yakınlaşmakta. Bunun ayrıntılarını Fehmi Koru’nun son yazısında görmek mümkün. Ama ülkede “ifade edilen fikirlere değil de ifade sahibine bakarak” hüküm verildiği için, şu Koru’nun şu saptamaları pekala gözden kaçmış olabilir:

“Genellikle rahmetli Alparslan Türkeş’in mirasını paylaşan partilerin toplam oyları o çizginin yeni tarihi rekorunu teşkil ediyor.  İYİ Parti de, Zafer Partisi de vaktiyle MHP bünyesinde siyaset yapmış olan kadrolara sahip.

Siyasette bir partinin bölünmesinin o siyasi çizginin zararına olduğu düşünülür; oysa MHP örneğinde bunun tam tersi söz konusu. MHP + İYİ Parti + Zafer Partisi'nde temsil edilen (MHP 7 + İYİ P 15 + Zafer 3) o çizginin toplam oyu %25'e dayanmış durumda. 

Elbette, her iki partiyi kuran ve kısa sayılabilecek sürede önemli oranlara kavuşturan lider ve kadroların, ana gövde sayılması gereken MHP'den cerrahi bir operasyonla kopartılmasını üzerinde iyiden iyiye düşünülerek hayata geçirilmiş bir planın sonucu olarak değerlendiremeyiz.

Ancak yine de bu sonucu doğuran işlemin mimarı Devlet Bahçeli takdiri hak ediyor. Bu yeni durum, Türk siyasi hayatında, MHP açısından, karizmatik Alparslan Türkeş’in liderliğinde bile gerçekleşmemiş bir başarı öyküsü.”

Bu trend, 2013 sonrasında Türkiye’nin ayarlarının bozulmasının ve topyekun su kaynatmasının ürünü. 12 Eylül’ü hazırlayan koşulların bir benzerini 2016’ya ülkeyi sürükleyen koşulların yekununda, ve sonrasında net görebiliriz. Koru’nun eksik bırakmış olduğunu buraya not düşebiliriz: Türkiye, 2023’te ne pahasına olursa olsun sağlanacak bir Türk-İslam Sentezi modeline aday ülke haline geldi. Durumu vahim kılan da bu.

Siyaset lumpenleşti ise, iktidar erkanı ve devlet bürokrasisi rüşvet/yolsuzluk içinde tamamen çürüdü ise, kurumlar holiganizm ve saldırgan sadakatla donatıldı ise, sırtını iktidara dayayan kollektif sadizm kurulu düzenin asli parçası haline geldi ise, hukuk soyut bir kavrama dönüştü ise, seçmenin tayin edici çoğunluğunun eski düzeni hafif zımparalayarak devam ettirme niyeti her geçen gün biraz daha netleşen geleneksel ülkücü çizgiye faydacılık üzerinden ve reflekslerle bel bağlamakla yetinmesi de belki normal sayılabilir.

Çünkü, başka bir dinamik yok. CHP, belki içindekilerden bazıları farkındadır, “Türk ve İslam” arasında kalmış durumda. Bu adı konmamış bir yalnızlaşma halinin, sayıları yedi milyona yaklaşan genç seçmenle buluşamama halinin, ve en önemlisi, dünyadan kopmuş bir söylemin esiri olmanın ifadesi olabilir.

Temel soru şudur ve sonuna kadar öyle kalacaktır: Geleneksel İslamcı/Muhafazakar çizgi yüzde 30-40’lar, Ülkücü çizgi yüzde 25’lere çıkmışken, ikisi içinde de yer almayan ve yarı yolda bırakılması muhtemel CHP, sayılara bakıldığında, HDP ve Sol blokla beraber olsa, yüzde 40 ve üstü oy potansiyeline sahip iken, neden bu cesur adımı atamamaktadır?

Bu adımı atmama ihtimali kesin gibi. Ama bu soru da o kadar net.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar