Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde (acı) bir ilk

82 yıllık ömrüm Türkiye-Yunanistan kavgalarının yan etkilerinde geçti. 1940, 1950, 1960’lı yıllarda ailece, Varlık Vergisini, 6/7 Eylül’ü ve İhraçlar’ı yaşadık. Etnik kimliğim yüzünden sporda, askerde, işimde ayrımcılığa uğradım. 

Bu kavgalarda milliyetçilikten ve ırkçılıktan uzak kalarak taraf olmamaya çalıştım. Herkesin yaptığı gibi “biz hep haklıyız” demedim. Oportünizmden veya sempatik görünmek için değil, gerçekten buna inandığım için, “kimi zaman biri, kimi zaman ötekisi haklıydı” dedim. 

Aslında öyle dediğimde bile “bütünüyle değil, yüzde 60 veya yüzde 80 haklı” dedim.  Çünkü “biz her zaman ve bütünüyle haklıyız” anlayışının, milliyetçi, ırkçı ve aptalca olduğuna genç yaşta karar verdim. 

Türkiye-Yunanistan ilişkileri konusunda yazdığım ilk kitabımın başlığı “Tencere dibin kara…” idi. Yani  “… seninki benden kara” veya “al birini vur ötekine” anlamında. Benim “ötekim” ırkçılık olmuştur. 

On yıllarca milliyetçilerin kavgalarını inceledim. Söylemleri malum: biz iyi ve haklıyız, siz kötü ve haksızsınız. Sanırım bu söylem yalnız saflık içermiyor, IQ eksikliği de gösteriyor. 

Milliyetçi vatanperver “aydınların” ezberidir bu. Bugün de aynı veya yakın (milli) bir görüşte olanların birbirini teyit ede ede ve farklı bir görüşe sahip birini de aralarına alıp konuşturmadan, yani farklı bir görüşü hiç duymadan ve duyurmadan “analizlerin” yapıldığını görüyoruz. 

Bu bilgi, milli önyargıları pekiştirmekten farklı bir sonuç vermiyor: biz çok haklıyız; “bunlar” ise ne kadar şımarık, kompleksli, yayılmacı, korkak, piyon, maşa, ahlaksız, vb!

Ama bu söylem son on yıllarda devlet ve özellikle diplomasi alanında yaşanmadı. İletişim kanallarının açık kalması için. “Mitsotakis yok hükmündedir, onunla konuşmam”  türü laflar ilk kez söyleniyor. 

Kıbrıs savaşında ve Kardak krizinde bile devleti temsil edenler edep sınırlarını aşmamıştı. Küfürlü ve aşağılayıcı yaklaşım “aydınların” çevresinde kalmıştı. Şimdi, ilk kez, devletin (Cumhurbaşkanı’nın ve Diş İşleri Bakanının) bu sınırları aştığını görüyorum. Bu tarihi değişikliğe bir anlam vermeye çalışıyorum. 

Türkiye-Yunanistan ilişkileri lira-dolar trendini izler gibi: Türk lirası değer kaybettikçe ilişkiler de aynı oranda bozuluyor. Retorik sorular pek çok.

On yıllarca süregelen adaların statüsü neden birden en çok konuşulan ve “tahammül edilemez” durum oldu? Aynı günlerde dolar 17 lira olduğu için mi? Seçimlerin yaklaştığı konjonktürde dolar yerine adaların statüsünü konuşmak daha mı yararlı sayıldı yoksa?  

Yeni gündem ile milliyetçi ortağa ve ırkçı seçmene sevimli görünmek mi isteniyor? 

İsrailliye çocuk katili, Fransıza kendini psikiyatre baktır, Almana Nazi, Amerikalıya emperyalist, Suudiye katil, Mısırlıya darbeci, en son da Yunanistan’a “adam gibi cevap ver, aşağılık kompleksli”  neden denir? 

Sonunda U dönüşü yapılıp küstürülenlerle dostluk arayışlarına girildiğine göre “biz bu lafları neden ettik?” diye sormaz mı insan? Neden ediyoruz? Bundan umulan kâr ve çıkar nedir? Gereksiz gerilim neden tırmandırılıyor?

Yunanistan’ın Fransa’dan son model uçak alması “tehdit” imiş. Ya peki, Türkiye’nin ABD’nin  ortağı olarak  daha büyük sayıda F-35 uçak elde etme girişimi nedir? Birinin silahlanması normal iken, ötekinin silahlanması neden tehdit? Seçim öncesinde gerilim her zaman oy getirdiği için mi?  

Amaç, İhsana Dağı’nın yazdığı olmasın: “Şimdiki ‘hedef’ seçimler. Bu hedefi vurmak için ellerindeki tüm silahları deneyecekler elbette. Dış politika da bunlardan birisi. Dışarda sergiledikleri ‘performans’la seçimleri kendi lehine çevirebileceklerini düşündüklerinde her türlü maceraya kalkışmaktan kaçınmazlar. Suriye’ye yeni bir operasyon, olmadı Yunanistan’la gerginlik, NATO’da kriz. Daha olmadı, KKTC’nin ilhakı (Diken, 12.06.2022)

Yunan siyasilerinin Yunan adalarında dolaşmaları da tahrik. Amerikan üstleri tehdit. Yunanistan’da Amerikan askeri üstleri kurulması neden tehdit sayılıyor? Amerika düşman mı? Türkiye’de Amerikan üstleri yok mu? Onlar da tehdit mi? Kime karşı tehdit? Bu söylemler anti-amerikancılık oy getirici olduğundan mı? Avrasyacılık yaygınlaştığından mı? 

Bir antlaşmanın bir maddesi ihlal edilince egemenlik hakları elden gidecekse (Ege adalarıyla ilgili en son Türkiye tezi) , Gökçeada ve Bozcaada’nın Lozan’da kararlaştırılan özerk statüleri ihlal edildiğinden dolayı bu adaların da egemenlik statüsü de sorgulanacak mı?  

Bütün öteki yollar ve araçlar tükendi de mi komşunun egemenlik hakları, böylesine hassas bir konu, gündeme geldi? Egemenliği sorgulanan bir ülke – hele Ukrayna krizi yaşanırken – ne tür tepki verir? Dünya ne duyar, ne algılar? 

Türkiye Yunanistan’ı Birleşmiş Milletlere mektuplar göndererek şikâyet etmesi normal ise, benzer bir şikâyeti Yunanistan’ın yapması neden “aleyhimize konuşuyor” sitemine neden oluyor? Gerilime gerekçe gerektiği için mi? 

Türkiye televizyonlarında gösterilen Mavi Vatan haritalarının Mitsotakis tarafından sağda solda gösterilmesi neden kötü? Sır mı bu haritalar?  Türk tezinin dünyaya gösterilmesi neden tedirginlik yaratıyor? Tezde ve haritalarda bir sorun varsa kabahat neden Mitsotakis’te olsun? 

Türkiye’nin tezleri ve şikâyetleri neden başka ülkelerce desteklenmiyor? Neden, bu alanda Türkiye uyarılarla karşılaşıyor? Acep neden Batılılar hep Yunanistan tarafından “aldatılıyor” da Türkiye pek kimseyi haklılığına ikna edemiyor? Yalnızlaşmanın tek nedeni – “biz” hariç - herkesin önyargılı ve haksız olduğundan mı?

Ekonomiden eğitime, demokrasiden laikliye, insan haklarından kadın haklarına, hukuktan toplumsal barışa hep yanlışlar yapmış olan bir iktidar, dış politikada da yanlışlar yapıyor olmasın? 

1950’lerden beri izlemiş olduğum Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde böyle bir ortamı hatırlamıyorum. Gerilimler sık yaşandı. Ama ateşe körükle giden yöneticiler aklıma gelmiyor. Cumhurbaşkanı Yunanistan’a 1922’yi hatırlatıp “yeniden felakete uğrayacaksınız “, Dış İşleri bakanı silahlar konusunda “bizimle dans edemezsiniz” diyor. Komşu hakkında konuşurken hep savaştan söz ediliyor. İyi ki Yunan tarafı da gaza gelip “Balkan Savaşı’nda yaptığımızı yine yaparız” diye cart curt ötmüyor; söylemi tırmandırmıyor. 

Ege ve Akdeniz kapsamında Türk tarafının tabii ki haklı olduğu konular var. Özellikle hava sahası ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) alanında. Bu konuda Yunan tarafı bu hakları reddetmiyor.   Ahval’de 27 Ağustos 2019 yılındaki yazımda iki alıntı şöyle. 

Eski Yunanistan başbakanı Simitis Kathimerini gazetesinde (9.06. 2019)  şunları yazıyordu: 

“Uluslararası Deniz Hukuku’na göre tarafların kıyılarının yakın olduğu hallerde MEB karşılıklı anlaşma ile belirlenir. Yani kendi MEB’mizi belirlemeden önce bir anlaşmaya veya bir mahkemeye başvurma mecburiyetindeyiz. Türkiye’nin kabul etmeyeceği bir MEB ile sınırlarımızı belirlememiz Türkiye’nin de, Yunanistan’ın kabul etmeyeceği kendi bölgesini oluşturmasına neden olacak. Birleşmiş Milletler de bir uluslararası mahkemenin anlaşmazlığı çözmesini gerekli sayacak. Mahkemenin ne tür bir karar vereceği şu anda belirsizdir. Muhtemelen uzlaşmacı bir yaklaşımı olacak ve kararı her iki yanı da memnun etmeyecek.”

Uluslararası hukuk alanında Yunanistan’ın en saygın uzmanlarından sayılan ve devlet katında bu alanda danışman olarak çalışan Hristos Rozakis de buna benzer tezler savunmuştur (Kathimerini, 30.06.2019):

“Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Türkiye arasında MEB belirlenmemiştir. Yunanistan Meis adasının kendi MEB’nin olduğu tezine dayanarak Kıbrıs’ın MEB’ne dek varan büyük bir alanı kendi alanı saymakta, Türkiye ise, kendi geniş kıyı şeridini temel sayarak bu bölgenin geniş bir kısmını kendi alanı saymaktadır. Ancak bu iddialar tek yanlı olduğundan eksiktir ve hukuksal hak oluşturmuyorlar. Bu anlaşmazlığın müzakerelerle çözümünü beklemek de – iki ülke arasındaki çok farklı görüşleri ve gerginliği göz önüne aldığımızda – gerçekçi bir beklenti sayılmamalı. Sorunları, Ege’yi de içerecek biçimde bir bütün olarak çözecek yaklaşım, Uluslararası Mahkeme’ye başvurmak olacaktır.” 

Aynı zamanda Mitsotakis’in Türkiye’nin Ege Ordusu (Dördüncü Ordu) hakkında birkaç kez söyledikleri de her nedense es geçilmektedir. “Adalarımızın karşısında çıkarma gemileri ile donanımlı bir ordu var oldukça silahlanmamız  da kaçınılmazdır” sözünün anlamı – anlamak isteyen için – “karşılıklı yaşanan bir tehdit algısı var, anlaşarak tansiyonu azaltalım, bu ordu olmazsa bizim de silahlanmamıza gerek kalmaz” dır. 

Ama görülen, ilk kez, on yılların modus vivendi’si bir yana bırakılarak gerilimin bir savaş söylemiyle tırmandırılmasıdır. Bugüne kadar Türkiye diplomasisi, gerçekçiydi, çevresine saçma sapan fobili komplo teorileri temelinde bakmıyordu. Bu yaşananlar bir ilktir.  

Türkiye’nin eski deneyimli ve donanımlı diplomasisi tehdit ile “pazarlık kozu olarak” saklı tutulan tezleri ayırabilirdi. 

Sonunda, kontrollü bir krizden sonra seçim sonuçları da belli olunca alışılagelen siyasi U dönüşü olacak, “şartlar değişti” deyip eski bildik patikalarda yürümeye çalışılacaktır.  Ama hep unutulan, bu arada halkların milli önyargılarla beyinlerinin bir kez daha yıkanmış olacağıdır.  Yani sağlıklı bir kuşağın yetişmesi yine geciktirilmiş olacaktır.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.