Köleleşen toplumun hiç mi suçu yoktur?

Temeldeki çatlaklar görülmeden, çatıdaki çatlakların varoluş sebepleri anlaşılamaz!

Günceli çözmek, tarihsel derinliklerdeki olup bitenleri doğru irdelemekten geçer.

Analizci tarih anlayışı bilgi ise ve biz o bilgilerden mahrumsak, güncel sadece dedikodudan ibaret kalır.

Öyleyse güncelin çekiciliğine kapılmayalım, köklere, kılcallara inmeyi sürdürelim.

Önce anlayalım.

Değerlendirmeye ondan sonra kalkalım.

Merak etmeyin, hiçbir şey kaçmıyor.

Olumluya değişimde bir girişim olmadıkça, her şey bin yıllık küfüyle yerli yerinde duruyor.

***

Şöyle düşünenler var:

"Batı'nın liberal değerleri iyi ama onun ekonomik hayattaki uzantısı olan kapitalizm kötü!”

Belli ki, kapitalizmin münhasıran liberalizme özgü bir durum olduğunu sandıkları için böyle söylüyorlar.

Oysa kapitalizm, bir sürü sebep ve insanlığın tarihsel olarak geldiği belirli bir aşamadan dolayı, bütün ideolojilerden bağımsız, böylece hiçbir ideoloji farkı gözetmeksizin tecelli eden küresel bir ekonomik ilişkiler ağı ve safhasıdır.

Yani, liberali de, kolektivisti de, dincisi de, hülasa hangi sosyopolitik ve kültürel konumda olunursa olunsun, bütün toplumların ekonomik faaliyetleri artık bu safhadan sonra tümüyle ve zorunlu olarak kapitalistiktir.

Yeryüzünde ne kadar toplum biçimi varsa, o kadar da kapitalizmler vardır.

Demek ki bu dünyada kapitalist olmayan toplum yoktur, zaten artık olması da mümkün değildir.

Kapitalizme karşı olduklarını söyleyenler veya biz kapitalist değiliz diyenler bile, aslında dünya ile ilişkilerinde devlet kapitalizmini uygularlar, kendi halklarına ise yalan söylerler.

Öte yandan, tüm insanlığın ekonomik yaşama biçimlerine iyice sinmiş bulunan ve hiç kimselerin artık kaçınamayacağı bu kapitalistik faaliyetler, iyi huylu türünden habis huylu türüne kadar, adeta bir renk kartelası görünümlü çeşitlilikler ve nitelikler sergilerler.

Ancak, haklı olarak herkesin nefret ettiği ama kapitalizmlere toptancı bakış açılarıyla yöneltilen kötü ve vahşi olduklarına dair kanaatlerin, gerçekte liberal değerlerden ne denli uzaklaşılmışsa, o denli kötü ve vahşi olunduğunun çoğu kimse tarafından anlaşılamaması problemiyle karşı karşıya kaldığımız da ortadadır.

Ben de yaşamımın bir döneminde, o vahşete itiraz ettiğim için sol çizgide, Marksist çizgide bir çözümün peşindeydim.

Ama sonradan gördüm ki, meğer asıl kurtulmam gereken şey kolektivizm imiş.

O nedenle, bir dincinin, bir faşistin, bir milliyetçinin yahut bir sosyalistin birbirlerinden farklılaşacağı ayrı bir ekonomik düzlemlerinin olamayacağına kanaat getirdim.

Son toplamda hepsi, devletçilikleri çeşitli tonlarda olan birer kolektivisttirler ve kapitalizmleri de buna denk bir izdüşümün kardeşliği çerçevesindedir.

Sadece liberaller bir bütün olarak bunlardan ayrılır ve onlar da birbirlerine nazaran ne ölçüde liberal iseler, kapitalizmleri de ona göre nüanslar içerir.

Örneğin Almanya, İngiltere, Hollanda, Danimarka, Kanada vs. gibi liberal demokrasilerdeki ülkelerin kapitalizmleri nasıl ki iyi huylu ise, Rusya, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan, İran, Kuzey Kore vs. gibi kolektivist ülkelerin kapitalizmleri de sosyo-politik özelliklerine eşdeğer olarak habis huylu, kötü ve vahşidir.

Meselenin özü buradadır.

                                               ***

Neticede kapitalizm bir belirleyen değil, belirlenendir.

O sadece nötr bir aparattan başka şey değildir.

Onu belirleyen, ona canlılık ve ruh veren, toplumların yaşama şekli olan değerler bütünü, temeldeki altyapılarıdır.

Tıpkı bir bilgisayar cihazındaki gibi yani.

Bilgisayar, işlevsiz haliyle sadece bir makinedir.

Ama ona ruh veren, işlev kazandıran, içine yüklenen program, işletim sistemi değil midir?

İşte bu da öyledir.

Kapitalist sistem, nasıl bir toplum yapısında yürürlük kazanmışsa, o toplum yapısının karakterini ve özelliklerini de yansıtır.

Eğer zora dayalı, despotizmin kurallarının geçerli olduğu, dediğim dedik bir "tek adam” rejiminde uygulanıyorsa, oranın kapitalizmi tabii ki acımasız, vahşi bir kapitalizm olacaktır.

Vahşi kapitalizm türlerini üreten işte bu altyapıdaki kolektivist yaşama biçimleridir.

Dünyanın gelişmiş, çağdaşlaşmış, özgürleşmiş toplumları ise, insanı soyut ve sayısal bir figür gibi değil, kanıyla canıyla ruhuyla somut olarak esas alan liberal değerlerle bezenmiş olduğu için, kapitalizmleri de iyi huyludur.

Yeryüzü, bu iki farklı dünyanın örnekleriyle doludur.

İnsanlar bu durumu bal gibi görmelerine yahut görebilecek durumda olmalarına rağmen, ya ikiyüzlülükleri, ya da ideolojik aymazlıkları yüzünden gerçeği teslim etmede zorlanmakta, o yüzden de hep birlikte kötü bir toplumsal hayatı paylaşmakla yetinmektedirler.

                                                     ***

Kapitalizm, uzak mesafe ticaretinin olağanüstü kârlılığı sayesinde, ilk sermaye birikiminin ve pazar için üretim modelinin çatısının çatılmaya başlandığı 16.yy'dan itibaren, başlangıçta son derece acımasız ve insanlık dışı yöntemler uygulamıştı.

Bu enstrümanlardan biri, bilindiği gibi, bedavaya gelen "köle emeği" idi.

Köle emeğinin kaynağı ise, din ve etnik sebeplerle içeride birbirlerini yiyen, bitap düşen ve yoksullaşarak birliğini ve dirliğini yitirmiş bulunan toplumlar olurdu.

Kölelik eskiden olduğu şekliyle belki artık yok!

Fakat her dönemin kendine özgü insan emeğini sömürme biçimleri hala vardır.

Örneğin iç savaş yaşayarak paramparça olmuş, güçten düşmüş ve bu yüzyılın ceremesini belli ki tek tek her bir ferdiyle ödemekte olan Irak, Suriye, Libya ve daha bir sürü halkların başına gelen başka nedir ki?

Demem o ki, toplumları içeride şu ya da bu gerekçelerle ayrıştıran, kamplara bölerek birbirine düşman eden, savaş naraları atarak çevresinde bir tane dost bırakmayan, kısacası hayatı zehir etmek için ne varsa yapan anlayış ve ideolojilere yüz vermemek, elin tersiyle itmek gerekir.

Bu tür siyasetlerde yücelik ve erdem yoktur!

Ya ne vardır?

Sonunda sadece acı vardır, yoksulluk vardır, asıl işte o zaman yaban ellere kölelik vardır!

                                                  ***

Sıradan olup da, kraldan çok kralcılara sesleniyorum.

Bu denli devletçi olmamanızı öneririm.

"Devlet”e de öyle fazla güvenmeyin!

"Devlet”in tarihsel sicili pek düzgün değildir.

Devlet demek, postunu devlet kapısı önüne sererek yedi ceddinin geçimini garanti altına almış, tepedeki bir avuç oligarka hizmet etmek için can atan memur sınıfının sultası demektir.

Bunlar, çoğu zaman hiçbir becerileri olmadığı halde kapağı devlete atmış, sonra da toplumun bütün hayatını düzenlemeye kalkan, limon satmaktan bile aciz ayrıcalıklılar takımıdır.

Nasıl ki dincilerin tanrısı Allah'sa, laikliğe mekanik bir algıyla yaklaşan laikçilerin tanrısı da Devlet'tir.

Her iki kesimin ortak paydası, tapma eyleminde herhangi bir farklarının olmayışıdır.

Devlet, Tom Miks değil, Binbir Surat'tır.

Devlet, Peter Pan değil, Karasakal'dır.

Devlet, İnce Memet değil, Abdi Ağa'dır.

Devlet, Köroğlu değil, Bolu Beyi'dir.

"Yürü bre Hızır Paşa, senin de çarkın kırılır” diyen Pir Sultan’ın türküleriyle coştuktan sonra, devlete güzellemeler düzmek de, işte böyle bilinç yoksunu zevata mahsus gülünçlüklerdendir.

Devlet elbet de olacaktır.

Ama asla ve kat'a kutsal ve ruhani bir kılıfa bürünerek değil!

Toplumun geniş kitlelerinin kontrolüne girmek suretiyle olacaktır.

Bu da ancak liberal demokrasilerde mümkündür.

Devletin halkın denetiminde olması gerekliliğinin bir sürü sebebi vardır.

Bunlardan biri de, genel bütçenin "yeniden dağıtılacak mı”, yoksa "yeniden üleşilecek mi” sorunsalında saklıdır.

Eğer genel bütçe "yeniden dağıtılacaksa”, bu durumda, en tepede oturan "tek adam” ile onun ağzının içine bakan memur takımının kontrol ettiği kutsal bir devlet söz konusudur.

Bu ise keyfi bir düzen demek olup, orada artık ne hukuk, ne de liyakat geçerlidir.

Geniş toplum kesimleri kul ve maraba muamelesi görür, tepedeki önder kime ne takdir ettiyse o tertip edilir, bütün faturaları da diğerleri öderler.

Ama genel bütçe "yeniden üleşilecekse”, bu statüde, devletin kontrolü halkın elinde olup, bütün memurları da hizmet erbabı olarak istihdam edilirler, toplumun ensesinde boza pişirmelerine de fırsat verilmez.

"Yeniden dağıtım” yukarıdan aşağıya, "yeniden üleşim” ise aşağıdan yukarıya doğru hareket eden süreçlerdir.

Bu, aynı zamanda, demokrasinin de yol haritasıdır.

O yüzden, olur olmaz, bilir bilmez devletçi olmak, onu bu denli merkeze koymak anakronik bir aymazlıktır.

Zaten bir ülkedeki siyasal istikrarsızlık, her şeyin öznesi haline gelen kutsal devleti ele geçirme cazibesinin kışkırttığı mücadeleler nedeniyledir.

Siyasal istikrarsızlıktan kurtulmak ise, devleti zenginlik dağıtmadaki merkezi rolünden uzaklaştırıp, yerini piyasaya ve onun motive ettiği bireylerin becerilerine ve karar süreçlerindeki katılımcılıklarına bırakmanın sağlanmasına, yani yeniden üleşimin, yeniden dağıtımın yerini almasına bağlıdır.

Devleti ele geçirmek bu kadar cazip olmasa, o darbeler yapılır, iktidarda kalmak bu denli hırs konusu olur muydu?

Sorunları bu bilinçle ele alalım!

Biz olduk, bari çocuklarımız ziyan olmasın!

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.