Türkiye halkı millete nasıl dönüşür

Milliyetçilik ve milli devletler insanlık tarihinde yeni oluşumlardır.  Türk milliyetçiliği de Balkanlar’da geç ortaya çıkan milliyetçiliklerdendir. Bu nedenden dolayı bu yörede “az olgunlaşmış” bir milliyetçiliği olması şaşırtıcı sayılmamalı. 

Ayrıca, pek sık söylendiği gibi, Türk milliyetçiliğinin bir özelliği “devleti kurtarmanın” bir aracı olarak ortaya çıkması.  Malum “üç tarz-ı siyaset” arayışları (1904) Osmanlı Devletini kurtarma tartışması olarak yaşandı. 

Başka türlü söylersek, öteki Balkan milliyetçilikleri önce halklar içinde gelişmiş ve sonra bağımsız bir devlete kavuşma savaşlarına yönelmişken, Osmanlı örneğinde, millilik bir devleti “tepeden” kurtarma olayı olarak uygulandı. Millileşme olayı “milli devletin” ortaya çıkmasından sonra başladı. 

Öteki balkan milliyetçilikleriyle kıyaslanınca Türk milliyetçiliği yüz yıl kadar geç ortaya çıktığı söylenebilir. Örneğin, Sırp ve Yunan milliyetçiliği ile kıyaslamalar bu yönde. Batı Avrupa’daki milli oluşumlarla kıyaslamalar bu farkı iki yüz yılın üstüne de çıkarır. 

Bu geç başlamış ve belli bir olgunluğa ulaşmamış millileşme günümüzde sıkıntılar, çözümsüzlükler, çatışmalar ve huzursuzluklar olarak yaşanıyor. 

Millileşmenin en belirgin özelliği, bir halkın bir “millet” oluşturduğuna inanmasıdır. Bu dünyamızda yeni bir anlayıştır çünkü aynı zamanda halkın eşit haklara (ve tabii görevlere de) sahip bir topluluk oldukları da varsayılır. Millet, eşit vatandaşlardan oluşan bir bütün olarak anlaşılır ve milletin egemenliği de bu birlikten çıktığı kabul edilir.

Bu milli modelde, milleti hangi grupların oluşturacağı hemen başından belli olmayabilir. Türkiye örneğinde Müslüman olmayanlar milletin bir parçası sayılmadı. Bunlar farklı yöntemlerle “silindiler”, sayıları sıfırlandı. 

Geri kalan nüfustan eşit vatandaşlardan oluşan bir bütünün çıkması beklenirdi. Zaten Türkiye’nin anayasalarında bu yönde ifadeler bulunur: “Din, dil vb. farkı gözetilmeden…” biçiminde. Ancak hâlâ bu eşit vatandaşlık pratikte (uygulamada) oluşmadı. Türlü gerekçe ve bahanelerle halkın büyük kesimleri “bütünün” dışında tutuluyor. Yani millileşme tamamlanmamış oluyor. 

En başta Kürtler sonra Aleviler ve bazı “dindaş” etnik ve inanç grupları “eşit” statüde değil. Yasal olarak olmasa da pratikte yaşanan ayrımcılık, en başta ayrımcılığa uğrayanlar olmak üzere pek çok kimsenin görebileceği boyutlardadır. 

İronik olan, bazı toplum kesimlerinin bazı grupların farklılıklarını vurgulayarak eşit saymamalarının gerekçesinin, milli birlik oluşturma isteği olmasıdır. Yani dışlama ile millileşmeyi engelleyenler kendilerini  “milliyetçi”  de saymaktadırlar.   

Yani bu yanlış milli birliği oluşturma projesi, içerdiği dışlamalar yüzünden milliliğin oluşmasını engelleyen önemli bir etken olmakta. 

Ancak eşit vatandaşlığın ve milli birliğin oluşmasını engelleyen siyasi atmosfer, etnik ve inanç gruplarının dışlanmasıyla sınırlı kalmıyor. Siyasi ve toplumsal eşitliğin sağlanmamasının bir sonucu olarak vatandaşlar arasındaki ilişkiler de normal seyretmiyor. Milli bir devlet içinde normal olan hasımlar arası yarış “düşmanlar arası” mücadeleye dönüşüyor. Eşitsizlik giderek uzlaşmazlığa ve oradan da eşit hak sahibi olmayı kabul etmemeye varıyor. 

Bu kavgalı ortam, yani siyasi eşitsizlik – ekonomik, kültürel vb. değil, siyasi eşitsizlik – milli modelin tersi bir anlayışın ifadesidir. Birilerince eşit olma hakkından mahrum olaması gereken halk kesimleri algılanıyor. Bunların giderek “düşman” olarak algılanmaları millileşmemiş düzenin kaçınılmaz sonucudur. 

Benzer durumları millileşmede geç kalmış ülkelerde görüyoruz.  Ötekileştirme, düşmanlaştırma ve dışlama olayı bu tür “geri kalmış” ülkelerde görülür. Böyle ülkelerde farklı (etnik, dini, bölgesel vb.) gruplar sürekli didişirler. Demokrasinin çalışmıyor olması, yani eşit yurttaşlar arasında en temel anlayış olan karşılıklı (siyasi) saygının yokluğu ile millileşmeme aynı toplumsal durumdur. 

Türkiye’de demokrasi eksikliği, yurttaşlar arasında eşitsizlik ve geç kalmış millileşme aynı dinamiklerin ifadeleridir. 

Sorun tabii ki “eksik anayasa” veya saygısız ve baskıcı siyasiler değildir. Bunlar sonuçtur. Eşitsizlik devletin sakatlığının bir sonucu olsa bile, devletin bu hali toplum kesimlerinin eşitlik olayını yaşamıyor olmalarındandır. 

Yani, haklarının tanınmadığından şikâyetçi olan ve gerçekten dışlananlar da, kendilerini bütünün (eşit) bir parçası olarak görmüyor olabilir. Türkiye’de görülen etnik vb. ayrımcılık eğer millileşmemişliğin bir sonucu ise, bu durum hem devlet katında hem de halk ve yurttaşlar arasında da yaşandığından olabilir. 

Böyle bir ortamda ne yapılabilir? Tabii “ortam” kendi başına karmaşık bir konudur. Batı Avrupa’da yüzyıllar öncesinde başlamış olan millileşme yeni arayışların peşinde. Avrupa Birliği deneyimi, milli devlet anlayışını aşma arayışıdır. Milli devletler egemenlik haklarını başka milli devletlerle paylaşarak yeni “bütünler” oluşturmaya çalışıyor. Hatta son yıllarda kararların oybirliği ile değil, belli bir orandaki çoğunlukla alınması tartışılıyor. Yani milli devletlerin veto hakkı bile tartışıyor. Böyle bir “karar mekanizması” yüz yıl önce düşünülemezdi bile. 

Türkiye bu aşamada değil. Varması arzulanan hedef vatandaşlar arasında çok yaygın olan fobili “düşman” algısının aşılmasıdır. Şu an görülen, siyasi kesimlerin hasımlarıyla aynı masada görünmelerini bile istememeleri. Hasımlar “muhatap” bile alınmıyor. Hapsedilmeleri, vatan ihaneti ile suçlanmaları normal hale gelmiş! 

Siyasi hasımlar için kullanılan sıfatlar düşmanlar için kullanılanlardır: ajan, bölücü, darbeci, terörist, satılmış vb. Bu aşamada en büyük kazanım, bu millileşememe eksikliğinin görülmesi, anlaşılması ve elden geldiğince aşılmasıdır. En başta kullanılan dile dikkat ederek. 

Bu düşmanlaştırıcı sıfatlar ancak mahkemeler tarafından kararlaştırıldıktan , üst mahkemelerin onayından geçtikten ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin onayını da aldıktan sonra kullanılması gerekir. 

Aksi durumda kendi kendini gerçekleştiren kehanet olayını (self fulfilling prophecy) yaşarız, düşman bellediğimizi düşmana dönüştürürüz.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.