İktidarın merkezde ‘şahsileşmesi’

Devlet iktidarı merkezde güçlenerek yetkileri biriktirmiş, yetkiler bölgelerle paylaşılmamış,  merkezi iktidarı dengeleyecek erkler işlevsiz hale getirilmiş, güç ve yetki tek kişide şahsileşmişse  orada demokrasi kapıda bekliyor demektir.

 “Devlet benim” (L’etat, c’est moi) sözü Güneş Kral diye bilinen Fransa Kralı XIV. Louis’ye ait.  Mutlakıyetçi Kral, merkezileşmeyi ve bürokratikleşmeyi arttırdı, yönetimi kişisel olarak kullandı.

Merkezileşmiş Fransız monarşisi, merkantilizm uygulamasıyla yayılarak Avrupa’yı etkiledi. Ancak Fransa gerilimlere ve çatışmalara gebeydi. Oysa gelişen katılımcılıklarıyla ve uzlaşı kültürleriyle İngilizler daha istikrarlı bir sistem kurdular.                                 

1215’ de İngiliz baronları (feodalleri) Londra’da Magna Carta Libertatum ile Kral Yurtsuz Jean’ın yetkilerini sınırlıyorlardı. Zaman içinde burjuvaların 17. yüzyıla ait çeşitli bildiri ve belgelerle hukuk güvenliği sağlama ve müşterek hukuk (common law) oluşturma yoluyla bu çizgiyi sürdürmeleri monarşi etrafında demokratik bir gelişmenin kapılarını açarken, Osmanlı İmparatorluğu 1808’de Sened-i İttifak ile tökezliyordu.                        

Sened-i İttifak’ın yükünden kurtulan ve feodal ve askeri güçlerin oluşturduğu engelleri ortadan kaldıran II.Mahmut, rakipsiz ve sınırsız bir güce ulaşmış, onu dengeleyecek bir erk ve kurum kalmamıştı. Devleti ve merkezi güçlendirme, merkezi güçler arasında ise (Saray, sadrazam, ordu, ulema ) Saray’ı güçlendirme asıl amaçtı.

II.Mahmut, sınırsız gücüyle merkezi güçlendiren ve modernleşme anlamına gelen reformları gerçekleştiriyordu.19.yüzyılın başına kadar padişahın yetkileri yeniçeri ve ulema tarafından sınırlanırken ,II.Mahmut ile birlikte merkezin güçlenmesi ve iktidarın şahsileşmesi süreci başlıyordu.

1839-1876 sürecinde Tanzimat ile birlikte oluşan bürokrasi, padişahın yetkilerini sınırlamaya başlıyordu. İmparatorluğun hasta adam olarak nitelendiği bir dönemde ve en olumsuz koşullarda padişah olan II.Abdülhamit, işe Tanzimat’ın sarstığı padişahlık kurumunu yeniden kadir-i mutlak hale getirerek başladı.

Ancak II.Abdülhamit, Tanzimat’ın bu yükselen siyasi gücünü hizaya sokarken, iktidarının karşısında onu dengeleyecek hiçbir unsur bırakmıyor, parlamentoyu da tatil ederek kadir-i mutlak bir egemen olarak  hüküm sürmeye başlıyordu.

Mutlakıyetin merkezi, yaşadığı muhkem Yıldız Sarayı oldu. Hilafeti birleştirici ve Müslümanları birbirlerine yakınlaştırıcı güç olarak kullanırken, ideolojik vurguyu din üzerinden yaptı. İktidarını ise merkezin Batılılaşmış seçkinleri yerine taşra ayan ve eşrafına dayandırdı.

François    Georgeon’un önemli tespitiyle Müslümanlık toplumun harcı olacaksa Osmanlı çoğulculuğu ne olacaktı ? Gayrimüslimler himaye altında, yerlerinden oynamamaları koşuluyla hoşgörü göreceklerdi. Ancak milliyetçi hareketlerin alabildiğine öne çıktığı bir dönemde Ermeni milliyetçiliği çok sert bir şekilde acımasızca bastırılınca ve uygulanabilir bir azınlık statüsü geliştirilemeyince başarısızlık mukadder oldu.                                   

Abdülhamit, silik ve itaatkar Cevat Paşa’yı sadrazam yaparak Babıali’yi devreden çıkarır, Yıldız’da incelenen evrakın sayısıyla birlikte mabeyn katiplerinin sayısı artar. Taşra yöneticileri, şifreli haberleşme yoluyla nazırları aradan çıkararak doğrudan Saray’la iletişim kurarlar.

1890’da Saray iktidarı kendi tekeline alır ve iktidar Abdülhamit’in şahsında cisimlenir. Artık Abdülhamid, her şeyi bizzat denetleme saplantısına girmiştir. Basın ve matbuat üzerindeki sansür ağırlaşır.1893’te göreve başlayan kadılar,1894’te tüm memurlar padişaha bağlılık yemini etmeye başlarlar. Fransa’nın İstanbul sefiri Paul Cambon, 1895’de “sultan her şeyi kendi içinde eritmiş” tespitini yapar.                                                                

Georgeon’un  yaptığı ve benim de katıldığım tespit 19. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında var olan gizlenmiş sürekliliklerdi. Osmanlı’nın otoriter geleneği ve siyasi kültürü modern unsurlarla karışarak II.Mahmut’tan başlayarak Abdülhamit çizgisiyle devam etmişti.

Mustafa Kemal, Milli Mücadele’de yerel unsurlarla demokratik temsil yoluyla ittifaka giriyor, adem-i merkeziyetçi bir temele oturan 1921 Anayasası ile merkezin yetkilerini taşraya devrediyordu.

Ancak 1924 Anayasası ile birlikte bu birliktelik bozuluyor, Mustafa Kemal, rejimi devletçi-merkeziyetçi-otoriter bir eksene oturtuyordu. Aynı merkeziyetçilik ve otoriterlik Mustafa Kemal ile yeni devletin temeli oluyordu .O da diğerleri gibi merkezde rakipsiz ve sınırlanamayan bir güç olarak iktidarı şahsileştiriyordu .Onun da düşü merkezden yapılacak devrimlerle toplumu modernleştirerek Batı Medeniyeti’ne ulaştırmaktı.

Merkeziyetçi-otoriter yapı varlığını çok partili hayata geçildikten sonra da devam ettirdi. Bu sefer merkeziyetçi yapının ürettiği ve ön plana çıkardığı askeri bürokrasi kendisine eklemlenmiş güçlerle birlikte çevrenin seçerek merkeze gönderdiği partilerle iktidar çatışmasına girdi. Bu çatışma AKP’nin iktidar olduğu 2002’den sonra şiddetlendi.                     

12 Eylül 2010 referandumu bu mücadelenin kırılma noktasıydı. Recep Tayyip Erdoğan demokrasiden yana olan güçlerin desteğini alarak merkeziyetçi-otoriter yapıyı temsil eden güçleri referandum sonucundan aldığı güçle geriletti.

Ancak Erdoğan, iktidarının başlangıcında demokratikleşme yönünde verilen desteği heba etti. Partili cumhurbaşkanlığı sistemiyle   merkezdeki yetkileri tek başına kullanmaya başlayarak, iktidar erkini şahsileştirdi.

Tarihsel kronik çizgi devam ederken,  “Demokrasi halen kapıda bekliyor.”

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.