Ezberleri bozma zamanı - Bekir Ağırdır*

Seçmen için öncelik ekonomi. "Önce dumanın doğru tütmesi" gerek. Ama sihirli vaatler, çılgın projeler, hele “İktidara geleceğiz, liyakatli kadroları atayacağız, üç ayda şunu, bir yılda bunu çözeceğiz” söylemi yetmez

Ülke yoğun bir ekonomik tufan yaşıyor. İşsizlik ve enflasyona dair her gün birçok ekonomistten yorumlar okuyoruz. Ben ekonomist değilim ama asıl problemin yönetim ve yönetime güvensizlik olduğunu görmek için ekonomist olmak gerekmiyor.

Yönetim bilimi açısından baktığımızda, gördüğümüz ekonomi yönetiminin zihin haritası kuralsızlık, bilim dışılık, kurumsuzluk ve keyfilik çerçevesinin içinden şekilleniyor. 

Elbette bu tufanın pandemi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal harekatı, tedarik zincirlerinde kopmalar gibi güncel küresel krizlerden beslenen yanı var. İklim değişikliği, teknolojik sıçrama ve küresel göç gibi daha derin dip dalgalarından beslenen yanı var.

Endüstriyel üretimin başta Çin olmak üzere Asya’ya kayışının değiştirdiği dinamikler, Batı ile Çin arasındaki yeni ekonomik egemenlik ve bölüşüm kavgasından beslenen yanı var. Ne yazık ki birçok değerlendirmede, Türkiye tüm bu küresel ara buzul dönemin yapısal ekonomik krizlerine karşı en kırılgan ülkelerin başında yer alıyor. 

Çoğunlukla toplumsal değişimin gerektirdiği siyasi reformlara odaklanıyor olsam da biliyorum ki seçimden sonraki en acil müdahalenin ekonomiye yapılması gerekiyor. Asıl mesele yaşanan yıkım sürecini yeniden inşa sürecine çevirebilmek, siyasi ve ekonomik yapısal reformları aynı anda, bütünleşik ve senkronize biçimde düşünmek. 

Bunu başarabilmek için önce seçmenin onayı yani seçimi kazanmak gerekiyor. Seçmen ise öncelikle ekonomik ihtiyaç ve taleplerinden düşünüyor. Çünkü ekonomik geçim, işsizlik ve hayat pahalılığı doğrudan bireysel hayata, hanenin dirlik düzenlik meselesine değiyor. Hanenin dirlik düzenliği de geçim, hanenin eğitim, sağlık, güvenlik ihtiyaçlarından oluşuyor. Anacığımın cümlesiyle, “önce dumanın doğru tütmesi” gerekiyor.

Partiler bu noktadan yola çıkarak uzun bir süredir siyaseti ekonomik vaatlere ve projeciliğe indirgemiş durumdalar. İktidar sürdürdüğü ekonomik tercihlerde hiçbir değişiklik yapmayacağını defalarca yinelemiş durumda. İktidar yanlısı ekonomistler de bilgi toplumunun yeni ekonomik teorilerini yazmakla meşguller.

Ama bu teoriler “nas” gibi dini kavramlardan beslenirken aynı referansların içindeki haram-helal kavramlarının unutulduğu, kayıt dışılığın devlet politikalarında ve Merkez Bankası bilançolarında bile normalleştiği, ithal edilen gaz fiyatının Meclis’ten bile gizli olduğu bir politikalar demetine gerekçe yazmaktan ibaret. 

Buna karşılık ülkede yoksulluk kalıcılaşıyor, yeni kuşaklara devrediliyor. Hanenin dirlik düzenliğini oluşturan dört temel ihtiyaç alanında ne toplumsal adalet ne de fırsat eşitliği kalmış durumda. Yoksulluk aynı zamanda eğitim ve sağlığa erişimi engelliyor, eğitim fırsat eşitliği, sağlıkta hastaneye, doktora, ilaca erişim adaletsizliği kalıcılaşıyor. Yoksulluk ve yoksunluk artık aynı zamanda hak ve özgürlük meselesine dönüşmüş durumda.

TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2021 yılı sonuçlarına göre; en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grup ülke toplam gelirinin yüzde 46.7’sini alırken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay yalnızca yüzde 6.1. TÜİK’e göre en yüksek gelire sahip yüzde 10’luk kesim 2021 yılında en düşük gelire sahip yüzde 10’luk kesimden 13.7 kat gelir elde etmiş. Ciddi maddi yoksunluk yaşayanlar yüzde 27.2 oranında.

Bu oranların 2022 yılı boyunca yaşanan tufan ile beraber ne denli kötüleştiğini tahmin etmek zor değil. 2020 verileriyle bile 6.5 milyonu aşkın hanedeki 22 milyonu aşkın kişi merkezi hükümetin yardımlarıyla yaşamış ki bu sayılarda yerel yönetimler ve sivil toplumun çabaları yok ve iki yıl önceye ait.

Gördüğünüz gibi devletin ekonomiye dair verileri bile eski, eksik ve sorunlu. Yoksulluğun boyutlarını da enflasyonun gerçek oranlarını da Merkez Bankası’nın döviz operasyonlarının sayı ve kaynaklarını da bilmiyoruz. 

Bu durum sürdürülemez elbette ama ekonomik vaatlere dayanan projelerle de çözülemez. Hele, “İktidara geleceğiz, liyakatli kadroları atayacağız, üç ayda şunu bir yılda bunu çözeceğiz” söylemiyle hiç çözülemez.

Önce meselenin ne denli ağır, çözüm sürecinin son derece zorlu olduğunun topluma açıkça anlatılması gerekir. Yoksa seçimde iktidar değişse de ardından bir yıl sonraki yerel seçimlerde “siyasal medcezir” mümkün ve şiddeti daha da sert olabilir. 

Ekonomik reform programının ilk maddelerinin mıntıka temizliği anlamına gelecek acil tedbirler olacağı malum. Ekonomide kurum ve kuralların yerli yerine oturtulması ve enflasyonun düşürülmesi en acil konular.

Muhtemelen muhalefetteki her bir partinin bu konudaki teknik öneri ve programları ve belki de aday kadroları hazır. Ama asıl ekonomik reformların temel hedefleri ve ilkelerinde yeni bir zihin haritasına ihtiyaç var. 

Dünyanın ekonomik gidişatı, çağ değişiminin getirdiği değişiklikler, çalışma usullerinden yeni ekonomik iş modellerine dek, ekonominin temel model, kavram ve hedeflerine dair tartışma ve arayışların yoğunlaştığı bir dönemdeyiz. Bunlardan beslenmeyen siyaset biçimi ve ekonomik vaatler seçimi kazanmaya da ekonomik tufanı atlatmaya da yetmeyebilir. 

Ekonomik aktörlerin neredeyse tümü “yeşil dönüşüm”ü tartışıyor. Birleşmiş Milletler’in “sürdürülebilirlik hedefleri”, Avrupa Birliği’nin “yeşil mutabakatı” çerçevesinde yapılacakların neler olduğu belli. 

Yine ekonomik aktörlerin tümü “dijital dönüşüm” diye kodlanan teknolojik sıçramanın ürettiği iş yapış biçimlerinden ekonomik örgütlenmeye kadar değişime ayak uydurmaya çalışıyor. Bu konuda da yapılması gerekenler belli. Daha büyük ve yeni bir stratejiye ihtiyaç var. Bunun için de dünün zihin haritalarından büyük kopuş gerekiyor. 

Örneğin son kırk yılın ekonomik zihin haritasının ürettiği, ‘üretimi, eğitimi ve sağlığı tümüyle özel sektöre bırakmayı’ yeniden tartışmak gerekiyor belki de.

Karşımızda üç Türkiye var. Bu üç Türkiye, ekonomik aktörleri, ulusal kalkınma sürecinde geldikleri aşama ve ekonomik refahın paylaşımı bakımından farklı. Aynı zamanda üç Türkiye sosyolojisi, demografisi, hayat tarzları, değerleri ve pratikleri bakımından da farklı.

Bu farklılıkları dikkate alan bir strateji, geleneksel bölgesel kalkınma yaklaşımından ya da üretim ve yatırımın tümünün özel girişimlere bırakılmasından öte bir hamleyi gerektiriyor.

Güneydoğu’da, Doğu’da ya da yalnızca Şırnak’ta değil Kırşehir’de de devletin, yerel yönetimlerin, sivil toplumun ve özel sermayenin ortak olduğu yeni bir mülkiyet, iş ve yatırım modeline ihtiyaç var. Bunun için bir ulusal stratejinin, yeni yerel kalkınma stratejisinin oluşturulması gerekiyor. 

Kamu mülkiyetindeki işletmelerin yarattığı sorunları yeterince yaşamıştık. Öte yandan bugün devletin desteği, yerel yönetimlerin katılımcılığı, sivil toplumun katılımı ve denetimi, özel girişimin sermaye katkısı olmadan üç Türkiye’nin ikisinde yerel kalkınmanın dinamikleri de aktörleri de yok veya yeterli güç ve kapasitede değil. 

Büyüme fetişizmine kapılmayalım ama üretimi yerelleştirerek yaygınlaştırmadan, sermaye tekellerinin ve partizanlığın kontroluna kaptırmadan yeni bir yerel kalkınma stratejisi geliştirmek zorundayız. 

İkinci büyük zihni kopuş sosyal devletin inşası için gerekli. Yoksulluğun kalıcılaşması hem ulusal hem küresel bir mesele. Ülkeler arası kalkınma ve refah farkları kalıcılaştığı gibi her ülkenin kendi toplumsal kesimleri arasındaki adaletsizlik ve yoksulluk da kalıcılaşıyor.

Bu nedenle yoksullukla mücadele üzerine küresel ölçekte önemli tartışmalar, arayışlar, çabalar var. Geçimi, eğitimi, sağlığı ve barınma hakkını onurlu yaşam hakkı olarak gören, yardım mantığından değil onurlu yaşam hakkı üzerinden yeniden düşünen bir zihni kopuş kaçınılmaz.

Onurlu yaşam hakkının unsurları olarak her bir yurttaşın asgari geçimi, eğitim-sağlık-barınma imkan ve giderlerinin anayasal bir hak olarak tanımlanması, sağlanması, anayasa ile kurallara bağlanması sağlanmadan, tümüyle kar amaçlı işlere bırakarak sürdürülebilir olması mümkün değil. 

Bu konuda da neleri eksik, yanlış yaptığımıza dair yeterince deneyim biriktirdik. Bugün geldiğimiz noktada hayatta ve hayata dair her alanda fırsat eşitliğinin kalmadığı, o nedenle her bireyin kendi kişisel hayatını sürdürme çabasıyla umutsuzluğa, bencilliğe, lümpenliğe, kayıt dışılığa, ahlaki savrulmaya teslim olduğu noktadayız. 

Yeni sosyal devlet, eğitimde, her bir yurttaşın okuyabildiği yere ve zamana kadar ihtiyacını garanti etmek, sağlamak zorunda. Yeni sosyal devlet, sağlıkta, her bir yurttaşın ömür boyu sağlık hizmetlerine, doktora, ilaca erişimini garanti etmek zorunda. Bunun ön şartı devleti yeniden kurgulamak, devletin düzenleyici rollerini, standart belirleme ve denetleme rollerini yeniden tanımlamak ve düzenlemek. 

Bugün ekonomide ve toplumsal hayatta devletin, yerel yönetimlerin ve sivil toplumun katılımı, rol paylaşımı, denetim ve hesap verebilirliği tanımlı yeni bir modele ihtiyaç var. Böyle bir zihni kopuş ve yeni model olmadan nakdi yardıma, tüketimde vergi indirimlerine, mali borç affı vaatlerine dayalı bir ekonomik programla başarılı olmak mümkün değil.

Asıl önemli üçüncü zihni kopuş ise bunlar dahil tüm bir ekonomik model, yeniden inşa politikaları için toplumsal uzlaşmayı ön şart kabul etmek olur. Topluma seçimden önce bunları, hedefleri, ilkeleri anlatmadan, topluma karşı tüm bu süreçleri hangi kurumlar, hangi kurallarla yöneteceğinize dair taahhütte de bulunmadan, toplumun kabul ve desteğini bu yoldan aramadan seçimi kazanmak da sonrasında başarılı olmak da mümkün olmayacak. 

Dördüncü zihni kopuş devletin etkin devlet olarak, hesap verebilirliğin, şeffaflığın, katılımcılığın esas olduğu biçimde yeniden tanımlanması olacak. Yalnızca devletin değil aynı zamanda yerel yönetimin, sivil toplumun, siyasetin tanımlarının, kurallarının, yetki ve sorumluluklarının yeniden tanımlanması, tasarlanması, yapılandırılması gerekiyor.

Eski kodları ve rolleri ile devletin de siyasetin de kalkınmayı, demokrasiyi inşa edebilmesi mümkün değil. Sorunların büyük kısmının kaynağı bizatihi devletin ve siyasetin eski kodları zaten.

Bu denli kapsamlı yeniden inşa dönemi yaşanmadan var olan sorunlarımızın çözülebilmesi mümkün değil. Sorunları da yokmuş gibi düşünerek, eski zihin haritalarını, kodlarını, ezberlerini yeniden üreterek toplumsal barış, huzur ve esenliğe ulaşmak mümkün değil. Siyasetin aradığı sihirli vaat, çılgın proje günlük hayata dair vaatler değil zihin haritalarında eskiden gerçekten kopuşla, yeni zihin haritalarıyla mümkün olacak.


(*Bu yazı Gazete Oksijen’den alınmıştır)

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.