Erdoğan’ı doğru anlamak için…

İster beğenin ister beğenmeyin, Türkiyenin son çeyrek yüzyılına damgasını vurmuş bu adamı sahiden tanıyor ve onu yakın tarihteki doğru konumuna oturtabiliyor muyuz?

Bikere, kişiliğinden gelen özellikler de etkendir muhakkak, ama ona bu kariyerini bahşeden asıl faktörlerin, daha ziyade toplumun içselliğinden doğan sosyopolitik saiklerin belirleyiciliği olduğu su götürmez bir gerçekliktir.

Bireyin tarihteki rolü elbet de yadsınamaz; lakin bu, gürül gürül çağlayagelen toplumsal bir nehrin debisiyle musluk suyunun gücünü karşılaştırmak kadar komiktir.

Öyleyse Erdoğana vücut veren kendisi değil, esas olarak onu doğuran toplumsal koşullardır, demek lazımdır.

Cumhuriyet Türkiyesinde, özgün bir sosyoekonomik yapının inşasına yetecek kadarlık zaman dilimi olarak kabul edeceğimiz ilk seksen senenin sonundaki gerçek, laikliği merkeze koymuş, sadece azınlıktaki bir bürokratik sınıfın nemalanarak kâm aldığı; öte yanda ise - sonraları kırsaldan kitleler halinde büyük kentlere akarak varoşları dolduracak olsalar bile - eli kolu ve zihinleri geleneksel geçimlik ev ekonomisinin zincirlerine dolanmış, modern eğitim başta olmak üzere çoğu şeye erişemeyen, o yüzden de dinin vazettikleriyle yaşayan geniş kitlelerin kara kalabalıklar olarak zuhur ettiği devasa bir nehir yatağının yaratılmış olduğudur.

Lafı dolandırmadan söylersek, aslında bu bir iflastır!

2000lerin başından itibaren de, bir sürü faktör yan yana gelerek, o vakte kadar zenci muamelesi gören bu kara kalabalıkların çavlana evrilen devinimleri neticesinde bu yatak artık onların inisiyatifine doğru akan sosyopolitik bir nehre dönüşmüştür.

Esasen bu, halkın galebe çalmasını, demokratik olarak daha ileri bir aşamaya geçmesini temsil eder.

Ne ki, yaşam yelkovan gibiyken, değişimler hem akrep hızındadırlar, hem de geriye dönüşlerle, alt-üst oluşlarla yol alırlar.

Olup biteni her ne kadar Yetmez Ama Evet”çilerin üstüne yıkmaya çalıştılarsa da, bu sürecin hakiki müsebbipleri, cumhuriyetin ilk seksen senesinin çatısını çatarak elde ettikleri ballı olanakların avuçlarından kayıp gitmesini içlerine sindiremeyen kadim düzenin unsurları olmuştur.

Çünkü “Yetmez Ama Evet”çiler - ki onlar genel olarak liberallerdir - toplumda zuhur eden olumluya değişimleri, yeterli bulmasalar bile, gelişmenin bir aşaması sayarak, o çizgide gittikleri sürece, çok yerinde bir tutumla mutlaka desteklerler.

2000lerden itibaren ortaya çıkan olgusal durum budur ve o dönemin AKP unsurları, zamanın ruhunu iyi okuyarak siyaset sahnesinde boy göstermişler, ülkeyi yönetmeye talip bu yeni kitlenin iktidar temsilcileri olmaya hak kazanmışlardır.

İşte Erdoğan da, önde gelen biri olmakla beraber, eşitler arasında bir figür vasfıyla o kadroların içinde, üstelik başlangıçta uyum da göstererek, yer almış bir şahsiyettir.

Ne ki, Osmanlı’da büyük değişimlere kapı aralayacağı umulan 1908deki Hürriyetin İlanı, nasıl ki kısa bir süre sonra yozlaşarak ittihatçıların despotik rejimine evirildiyse, AKPnin reformist ilk 8-10 yıl sonrası da benzer olaylara sahne olmuş, partisinin bütün demokratik unsurlarını teker teker tasfiye eden Erdoğan, sonunda, odağında sadece kendi tek adam”lığının yer aldığı otoriter sistemini hayata geçirmiştir.

Erdoğan neden bu noktalara gelmiştir?

Bunu bütün boyutlarıyla irdelemeye kalkmak, bu yazının sınırlarına sığmaz.

Bizim bugün yapacağımız, Erdoğan’ı belirleyen temel saik olan din” kurumunun olsa olsa birkaç başlığını ele almaktan ibarettir.

Erdoğan bu ülkeyi ve giderek tüm İslam alemini Kur’an'ın ve peygamber sünnetinin esaslarına göre yönetmekle yükümlü olduğuna inanmış, bu misyona kilitlenmiş biridir.

Yönetme yetkisi her ne kadar halktan alınıyor gibi gözükse de, asıl meşruiyetini İslam dininin esaslarında bulan bir siyasal konseptin yeniden ihyasına gönül vermiş biri olarak, onu bu maksatlarla kullanacağı Allah'ın bir lütfu olarak nitelemekte, ülkeye bu doğrultuda bir istikameti hedeflemektedir.

Kudretini bütünüyle tesis ettiği son 5-6 senedir, Erdoğan'ın politikalarını belirleyen tek şey artık yalnızca İslam dini olacaktır.

Erdoğan politikalarının ipuçlarını İslam ideolojisinde iz sürerek değil de, seküler yaklaşımlarla yakalayacağını umanlar, kesinlikle aldanırlar.

Zira, onun içsel ve fiili siyasal rehberi İslam ideolojisinin esaslarıdır.

İslami yönetim anlayışının, ta en başından itibaren önce peygamber, daha sonra dört halife devri, ardından Emeviler ve Abbasiler, devamında halifeliğin mevali unsurlar tarafından ele geçme kavgaları; Mısır'da Memlûklar, daha batıda kuzey Afrika Berberi klanları, daha doğuda İlhanlılar, Selçuklular, İran hanedanları, Anadolu'da ilkin Selçuklular, sonra Osmanlılar, yani sonuçta bu coğrafyalarda 14 asırdır süregelen taht mücadelelerinin bu kültüre has bir siyaset yapma biçimi olduğunu kavramazsanız, günümüzde olup bitenleri de anlayamazsınız.

Demek ki İslam'ın siyasal tarihi, İslam’ın hukuku ve İslam’ın felsefesi gerektiği gibi bilinmeden, ne olup bitenler değerlendirilebilir, ne de Erdoğan’ın zihninden geçenler çözümlenebilir.

Demokrasiye yönelik din dışı yönetim anlayışında, siyasal yöneticinin her safhada denetlenmesi ve hesap vermesi öngörülürken, dinsel yönetim anlayışında bunun yerini "biat" almıştır.

Allah adına yöneten siyasetçiye bir defa biat edilmişse, tam bir teslimiyet gösterilir ve onun tasarrufları artık ne denetlenir, ne de sorgulanır.

Bu yüzden, başlangıçta din-siyaset ilişkisindeki anlayışı sadece muhafazakâr olmakla yetinmek iken, bu üsluptan saparak Erdoğan’ın amaçladığı dini esaslara göre yeniden şekillenen konsept değişikliği özümsenmeden, yeni AKPnin artık bir başka örgüt olduğunu ayırt etmek de mümkün olamaz.

Zira AKPnin fiili politik rehberi bundan böyle seküler parti programları değil, İslam ideolojisinin esaslarıdır.

Nitekim AKP'nin başkanlık anlayışını Batı'daki örneklerden değil de, İslam tarihindeki uygulamalardan giderek kavramaya çalışmak akla daha yakındır.

Erdoğan'ın icraatlarını anlamak için de, demokrasiye, yasalara, bilime değil, önce dindeki yeri nedir, ona bakmak, kaynağını oralarda sorgulamak doğrusudur.

"Nasslar, yani Allah’ın kesin ve açık hükümleri ortadayken, sana bana noluyor” demesi, işte bu yüzdendir.

O, ilhamını Montesquieudan değil, Kuran ve peygamber sünnetinden almayı seçmiştir.

Örneğin, başkanlık modelinin kaynaklarını seküler sistemlerde ararsanız, boşuna ararsınız.

Aynı şekilde faiz sebep, enflasyon neticedir” tarzı kanaatlerini, iktisat biliminin ışığında değil, Kur'an hükümleri çerçevesinde ele almaktadır.

Ve yine, "Suriyeli sığınmacılar" konusundaki rehberi de, seküler politik enstrümanlar değil, Mekke'den Medine'ye hicretinde, peygamberi ve ekibini kabul eden unsurlara verilen ad olan "Ensar"ın hareket tarzı olmuştur.

O nedenledir ki, kurduğu en önemli vakıfların başında "Ensar Vakfı" gelmektedir.

İslami yönetimde "Cami" ve "Saray" merkezi öneme sahiptir.

Devlet demek, kurumlar değil, Cami ve Saray demektir.

Cami Allah’ın, saray peygamberin ve onun halefinin muktedirlik göstergeleridir.

Halifenin itibardan tasarruf olunamayacağına” dair inancı, yolundan gittiği peygamberin gücüne ve görkemine ne pahasına olursa olsun halel getirmemek içindir.

"Hükümdarlar, kısa ömürlü hakimiyetlerini anlı şanlı anıtlara yapılan devasa yatırımlarla belli ederler.

Kurdukları politik sistemi güçlendirmek amacıyla, anıtlar için dikkat çekici miktarlarda paralar harcarlar.

Hazinenin dibine darı eken Abbasi halifeleri, bunu sadece pahalı ordular besleyerek, savaşlardan savaşlara koşturarak yapmazlardı.

Dillere destan saraylarındaki hayat tarzlarının yanı sıra, muazzam ölçüde imar ve inşaat faaliyetleri de vardı.

Halife Mutasım'ın Samarra'da yaptıkları, Halife Mansur'un Bağdat'taki bayındırlık işlerini gölgede bırakmıştı.

İsraf o denli büyüktü ki, imparatorluk Roma'sının kapladığı alan, Samarra'nın yerleşim yerlerinin yanında bir köy gibi kalıyordu.

Çünkü Halife Mutasım, kendisine biat edenlerin her birine hediye edilmek üzere şaşaalı saraylar bile bahşetmişti.

Ayrıca, ulu camilerden de geçilmiyordu."

İslam'daki dirlik düzenlikten yoksun tarihsel çöküntünün nedeni, iktidarı elinde bulunduranların 14 asır süren har vurup harman savurma gelenekleridir.

İslami toplumların ayırt edici özelliklerinden biri de, "piyasa öncesi ekonomisi" ile "devlet öncesi toplum" yapısını haiz olmalarıdır.

Piyasayı, rekabet koşullarındaki arz-talep değil de baştaki tek adam belirlediği için, ticaretin yerini ve şeklini de en ayrıntısına kadar o tayin ve tahsis eder.

Eğer bunu yapmazsa, parası ve yeteneği olan herkes sisteme dahil olmaya kalkar, böylece egemenlik tekeli de delinmeye başlar.

O yüzdendir ki, muktedirler, sadece kendi güdümlerinde işleyen bir ticari yapı oluşturmuşlardır.

Günümüz bakımından, sayısız kez değiştirilmiş bulunan "Kamu İhale Yasası" buna somut bir örnek teşkil eder.

Makam ve statü vurgusu, zenginlik ve ihtişamla birleştirilerek, kudret belirtisi olarak gösterilir.

Oysa demokrasi çağı olan günümüzde, kişisel kudret, gülünç ve kırılgan bir "emtia"dan başka bir şey değildir.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.