“Siz camileri ne zaman özelleştirdiniz?”

Çay molasının zamanıydı. Yorulmuşum. Sabahtan beri İstanbul’un müzelerini geziyorum. 

Sultanahmet’ten dönerken Gülhane Parkındaki Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ne de uğrayıp Eminönü’ne yöneldim. Kaldırıma taşmış kafenin boş masasına ilişti gözüm. Oturmak üzere sandalyeye doğru uzanmışken, masanın diğer tarafındaki sandalyeye de bir kol uzandı. 

Masaya o da talipti. İkimiz de durakladık. İkimiz de talebimizden vaz geçip birbirimize bıraktık masayı. Ardından ikimiz de masanın sahibi gibi davet ettik birbirimizi. Durum ikimize de komik gelmiş olmalı ki gülümsedik. Ve masayı paylaşmaya karar verdik.

Aslında ilk karşılaşmamız değildi. Birkaç saat önce Sultanahmet Meydanındaki Şark ve İslam Eserleri Müzesinde de karşılaşmış, dolaşırken birkaç kere göz göze gelmiş, birbirimize tebessüm etmiştik. Eski tanıdık sayılırdık yani. Belli ki benzer yerleri geziyorduk.

Abartılı kıvırcık saçları sanki kısacık boyunu tamamlıyordu. Yaşını göstermeyen ufak tefek bir yapısı vardı. 

Elena’ydı ismi. Fransa’dan gelmiş. Uzun yıllar çalıştığı Sosyal Hizmetler Yabancılar Dairesinde farklı ülkelerden sayısını hatırlayamayacağı kadar çok insanla ilgilenmiş. Türkçeyi, işinin gereği olarak öğrenmiş. Zaman içinde oluşan sempatisi nedeniyle hep Türkiye’de yaşamayı düşünmüş. İslam, ayrıca ilgisini çekiyormuş. Gezisinin amacı kararlarına yardımcı olabilecek gözlem yapmakmış. 

R’leri biraz kaynatmanın dışında Türkçesi çok iyiydi. 

Ahi Çelebi Camisinin yerini sordu. Evliya Çelebi’nin rüyasında peygamberi gördüğü "şefaat ya Resulullah" yerine "seyahat ya Resulullah" dediği cami olduğunu söyledi. Görmek istiyormuş.

Tam elim havada Evliya Çelebi hakkında bildiğim bir iki şeyi söylemek için konuşmaya başlayacakken ikimiz de irkildik. Ezan başlamıştı. Yan taraftan başlayan ezanın sesine arka taraftan gelen ezan sesi karışmış, yönünü tam kestiremediğim üçüncü bir ses eklenmişti. Sonrasında eklenenleri takip etmek mümkün değildi. Ezanı duymayan Müslüman kalmasın diye ses olabildiğince yüksek tutulmuştu. Birbirine karışarak gürültüye dönüşen toplamda 20 ayrı ezanı dinliyor olabilirdik. 

Ezanlar bitene kadar konuşmamıza ara verdik. Eskiden ezana saygı diye bir kavram vardı. Mesela ezan başladığında esnaf açık radyosunun televizyonunun sesini kısar, telefonla konuşan “Ben seni sonra ararım!” der kapatır, kahvehane masasında yüksek sesle konuşanlar seslerini alçaltır, yoldan geçenlerin bile yürüyüşleri değişir biraz yavaşlardı. 

Artık bu yükü diyanet vatandaşın omuzundan almış, kendisi üstlenmişti. Yani ezan başladığında vatandaşın iradi kararına gerek kalmaksızın sohbetler kesilir, telefonlar kapatılır, radyo ve televizyonlar kısılmamışsa bile duyulmaz oluyordu. Bir nevi kamu hizmeti yani.

Elena’ya “Ezana saygımızdan konuşmamıza ara verdik” demek istedim ama ispat edemem diye vaz geçtim.

Ezanlar teker teker tamamlanıp, sokak normale dönünce suskunluğumuz biraz daha devam etti. Konuşmayı yeniden başlatmak niyetiyle ezanı kast ederek “Ne kadar mistik bir havası var değil mi?” dedim.

Politik davrandı. Bu soruma cevap vermedi.

***

“Ezan zamanı değişken midir?” diye sordu.

“Evet değişiyor. Günün beş değişik zamanında ezan okunur bizde.” dedim.

“Hayır, onu sormuyorum… Yani ezan hep aynı zamanda okunmuyor mu?”

“Değişir” dedim. “Güneşe göre ayarlandığı için mevsimden mevsime fark eder.”

Anlatamamanın acizliğiyle yüzünü buruşturup “Hayır onu sormuyorum!” dedi tekrar. “Yani demin okunan ezanın saati belli değil miydi? Kimse bilmiyor muydu?”

“Tabii belli. Herkes bilir!”
“Herkesin bildiği bir şey böyle telaşla bağıra bağıra neden haber verilir ki?”

“Sahiden ha!” dedim. Tabii bunu içimden dedim. Elena’ya sadece boş boş baktım.

***

“Siz camileri ne zaman özelleştirdiniz? Ticaret Bakanlığı ses sorununa müdahale etmiyor mu?” diye sordu?
“O ‘sorun’ değil, ezan!” dedim.

“Benim sorun diye bahsettiğim ezan değil zaten, yüksek ses.” dedi

Meğer bizde camilerin özelleştirildiğini sanmış. Bu ses karmaşasının camiler arasındaki ticari rekabetten kaynaklanıyor olabileceğini düşünmüş. Olsa olsa Ticaret Bakanlığına bağlıdır, demiş. 

İstanbul’a gelmeden önce Ege’de birkaç gün vakit geçirmiş. Sığacık’ta camilerin dışında caddelere sokaklara da hoparlörler döşendiğini; günde 5 ezan, en az 2 sala okunduğunu, 500 desibel ile ortalığın inlediğini, ayrıca günde iki defa kuran kursu talebesi detone çocuklara talim maksadıyla ezan okutturulduğunu söyledi. Yunan adalarına karşı yürütülen psikolojik harp olabileceğini düşünmüş. Yunanlıların da karşılık vermesi halinde dayanamayacağına karar verip, üç günlük parasını ödediği halde ikinci gün otelden ayrılarak İstanbul’a gelmiş.

Aynı durumu İstanbul’da da görünce psikolojik harp olmayabileceğini ama belki camiler arasında ticari rekabetin olabileceği gelmiş aklına. Özelleştirildiğini sanması ondanmış.

***

“Acaba puan sistemiyle mi çalışıyorlar”

“O ne demek?” diye sordum.

Israrla yüksek sesin sebebini anlamaya çalışıyordu. Sanki ben biliyorum da söylemiyorum gibi sıkıştırıyordu. 

Yunanistan’a karşı psikolojik harp aparatı olmadığını, aynı durumla İstanbul’da da karşılaşınca kendisi anlamıştı. Camiler arasında ticari rekabet olmadığını da ben anlatmıştım.

Şimdi camilerin, topladıkları cemaate göre puanlanıp, bütçelerinin bu puanlara göre belirlenme ihtimalini sorguluyordu. Böyle bir uygulama, ezan okunurkenki telaş ve karmaşaya cevap olabilirmiş. 

“Hayır, yok öyle bir şey.” dedim. “Çamlıca Camisi mesela…60.000 kişilik kapasitesi var. İsterse 60 kişi namaz kılsın fark etmez. Suyu da ödenir, elektriği de ödenir, personel giderleri de aksamaz. Yani puanlama sistemi falan yok.”

***

Yüzünden bir tebessüm geçti. Soran gözlerle baktım. Bodrum müftüsü lojmanına hoparlör bağlamış oradan da ezan okunuyormuş. Anlamsız gözlerle baktım “Yani eve iş götürüyormuş.” dedi gülümseyerek. Ben gülmedim tabii.  

***

Bunalmaya başlamıştım. 

İşaret Parmağımı tehditkâr bir şekilde uzatarak “Bizde ezan susmaz, bayrak inmez, vatan bölünmez…ve böyle birkaç şey daha. Ezandan rahatsız oluyorsan yallah Yunanistan’a yallah Ermenistan’a” dedim.

“Hayır, ezandan rahatsız olduğumu söylemedim. Gürültüye dönüştürülmesinden rahatsız oldum. Mesela Arabistan’da azami ses seviyesi kısıtlaması var. Onların rahatsızlığı da ezandan mı?” dedi.

Artık cümle kuramaz olmuştum. “O zaman yallah Arabistan’a” dedim… ama bana da saçma geldi. 

Türkiye’ye Müslüman olmak motivasyonuyla gelmişti. Belli ki kafası karışmış.

“Ben biraz daha düşüneyim. Karar vermeden önce bir de Hindistan’a gideyim. Budistleri de merak ediyorum.” dedi. 

Dedi ve gitti. Onun seçeneği vardı.

Ben kaldım.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.