Meşru bir anayasa taslağı çalışmasını savunamayan muhalefet…

Türkiye bitmek bilmeyen kapkaranlık bir kış mevsiminde yıllardır. Çıkamıyor. Çıkacağa da pek benzemiyor. Toplu üşümenin ürettiği umutsuzluk, mevcut siyaset yapma biçimine küskün, onu kenara iten müzmin bir kararsızlığa dönüşmüş durumda.

Bir kez daha yaşadık. Diyarbakır’da 2017 Newroz'a katılırken polis kurşunlarıyla öldürülen üniversite öğrencisi Kemal Kurkut'un katil zanlısı Y.Ş. hakkında beraat kararı verildi. On yıllardır ucu devlet ve kiralık siyasi mafya bağlantılı odaklara çıkan faili meçhul cinayetleri, kapanmamış dosyaları, mesela Hrant Dink ve Tahir Elçi’nin öldürülmesi ardından açılan davaların nasıl göz göre çürütüldüğünü bilenler açısından şaşırtıcı hiçbir şey yok bu kararda. Sırtını kötülük iktidarına dayayanlar, yanlarına kar kaldığını, kalacağını da biliyorlar. 

Bu son karar yeni bir hatırlatma. Rejimin niteliğini, kendisini sürekli tahkim eden yalan zeminini, kural tanımaz kararlılığını, durdurulamaz ilerleyişini ve merkezdeki muhalefetin tercih edilmiş çaresizliğini okuyoruz, beraat kararına ve ona duyulan ilgisizliğe bakınca. 

HDP Grup Başkan Vekili Meral Danış Beştaş, kararın ardından bu ilgisizliğe Diyarbakır’dan sesleniyordu dün:

“Kameralar önünde üstü tarafı çıplak bir vaziyette herkesin canlı tanıklığıyla işlenen bir cinayette Kemal Kurkut öldürüldüğünü ispatlayamadı. Evet tek sanık beraat etti. Vartinis’te bir aile yakılarak öldürüldü. Sanıklar beraat etti. Roboski’de TSK’ya ait savaş uçakları 33 genci katletti, takipsizlik kararı verildi. Muhammet ve Furkan’ın evinin içerisine panzer girdi yedi ve sekiz yaşında iki kardeş öldürüldü, 19 bin lira para cezası verdiler. Uğur’u Ceylan’ı öldürenler ceza almadı. Bu topraklarda Kürt’ün öldürüldüğü hiçbir davada ceza kararı çıkmamıştır. 96 yılında 11 tutuklu cezaevinde öldürüldü, yine ceza çıkmadı. Daha da vahimini bugün izledik, bir polis memuru yargılanıyor, bir tek saat tutuklanmadı, bir tek saat!“

Devam ediyordu Beştaş:

“Bizim canımız yanıyor… Adalet Bakanı son bir haftadır konuşuyor. Adaletten söz ediyor. Reformlardan söz ediyor. Ben bir milletvekili ve hukukçu olarak şunu hissettim: ‘Keşke bu insan adalet bakanı olsaydı’ dedim. Çünkü adalet bakanı olduğunun ya farkında değil ya bunu uygulayamıyor. Bir cümlesi var ya, “Adalet yerini bulsun isterse kıyamet kopsun.” Burada her gün kıyamet kopuyor, ama adalet yerini bulduğu için değil adalet yerini bulmadığı için.”

Mevcut yönetimden memnun olmayanlara sembolik bir tokattır bu berraat kararı. 

Tabii ki, “Ekonomide ve hukukta yeni bir reform dönemi başlatıyoruz. İnsan hakları eylem planına özellikle ehemmiyet veriyoruz” diye geçen hafta yeni bir rüzgar estirdiğini sanan Başkan Erdoğan’ın da toplum karşısında ne kadar ciddiyetten uzak, ne kadar yalana tutsak olduğunu da gözler önüne sermiştir.

Aslına bakarsanız, aktardığım sözde “vaat”leri içeren Tekirdağ konuşmasının tek anlamı, daralmış ekonomiye dışardan kısa vadeli sıcak para akışını sağlamak. 

Mülkiyet hakkının korunduğuna dair güveni olmayan, pinpon topu gibi gidip gelen ekonomi yönetimine itibar etmeyen gerçek yabancı yatırımcının bu şartlarda Türkiye’ye dönmeyeceğini de biliyor Erdoğan. Tam da bu yüzden, “reform” ekranına hukuku da iteleyip buradan bir mali avantaj çıkabileceği ihtimaline oynuyor. 

Bu oyunun içinde insan hakları, adalet, özgürlükler, yurttaş haysiyeti gibi kavramlar yok. Erdoğan bunlara elveda diyeli çok uzun zaman oldu.

Siyaseten çok rahatsız, huzursuz mu başkan? Hayal görenler görmeye devam edebilir, “gitti gidiyor” nidaları kulaklara hoş gelebilir ama ortada bunu doğrulayacak somut bir olgu yok, en azından henüz. 

Tam tersine, aile içinde beliren çatlağa da hakim olmaya başlayan, AKP grubunu elinde penseyle tutan, dış politikada Bahçeli ve mütekait Avrasyacı subayların harekat planlarının ön cephe sözcülüğüyle gücünü koruyan bir cumhurbaşkanı var karşımızda. 

En güvendiği unsur, devletin içinde hâkimiyet kurduğu sert güvenlik ve yargı yapılarındaki kapsamlı partizan-sadık kadrolaşma. Bunların küçük bir kısmı ile tam itimat ilişkisi kurmasa da, bilinen mahareti ile her zaman ittifak tazeleyebilir, ince manevralarla ayar yapabilir. Yeter ki, ittifakın söylemi ve eylemi ile kendi “siyasi bekası” arasında kurduğu uyum bozulmasın.

Bu zeminde ilerliyor rejim, adım adım. 

Az önce Kürtleri andım ama merkez muhalefet üzerindeki basınç da artıyor, zaten çelimsiz olan mücadelesinin alanı da daraldıkça daralıyor.  Bu hamleyi iki olgu üzerine oturtuyor, Erdoğan ve “kader ortağı” Bahçeli. 

Birincisi, kararsızlar artıyor (yüzde 20 ile 30 arasında), ama (iddiaların aksine) Cumhur İttifakı’nın desteği hala yüzde 45-50 arasında iken, kararsızlardan Millet İttifakı’na bir akış yok. 

İkincisi, üzerine gidildikçe ya (dış politikada görüldüğü gibi) AKP-MHP kararlarına destek veren, ya da (diğer konularda) son derece utangaç, ürkek, marjinal tepkiler gösteren, dağınıklığını atlatamayan, gevşek, çıtkırıldım, “adı var kendi yok” Millet İttifakı, bu tavrıyla Erdoğan-Bahçeli ikilisine sürekli cesaret ve cüret aşılıyor. 

Böylelikle polis devletine özgü polisiye tedbir ve tasarruflar bir yanda, devletin gitgide “mutlak merkeziyetçi” bir beton yapıya evrilmesi diğer yanda, mevcut iktidarın ve 16 Nisan 2017 patentli merkezcil yönetim tarzının kalıcılığı için pek yakında beklenen seçim ve siyasi partiler düzenlemesi başka bir yanda, HDP’nin yasaklanmasına açık kapı bırakmalar öteki yanda ve dış politikada yalnızlığın bedelini despotizm üzerinden halka ödetmeye yönelik zihinsel seferberlik bu yanda, rejim tahkimi tam yol gidiyor.

CHP liderine fezleke, IBB Başkanı Imamoğlu’ya inceleme, Izmir BB Başkanı Soyer’e “konuşma yasağı”, zaten seçmenin teveccühüne mazhar olamamış CHP’yi iyice hareketsiz kılma, gerekirse büyük şehirleri “kayyımlama” niyetlerinin anlaşılması artık farz olan belirtileri.

Ama CHP’yi de aşan bir hamle şekilleniyor iyice. Dün (16 Kasım 2020) gazete manşetlerine bakılınca, AKP-MHP ve Avrasyacı destek bloğunun, “gizlice anayasa hazırladılar” yaygarası ile CHP ve İYİP’ye, daha doğrusu Millet İttifakı’na iyice çullanmakta olduğu görülüyor. Aydınlık da dahil en az altı yandaş gazete, devletin statükocu kesimiyle ortak hareket ettiği anlaşılan Ümüt Özdağ’ın “truva atı” hamlesi üzerinden, bu taslak anayasa hadisesine şehvetle dalmış durumda.

Ve Bahçeli dün vites yükseltiyor, şu sözlerle:

“Ne manidar bir tesadüf ki, gündemde CHP, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin eşgüdüm halinde taslağını hazırladıkları bir anayasa hazırlığı konuşulmaktadır. Beklendiği üzere, İYİP yönetimi tedavüldeki iddiayı reddetmiştir. Kılıçdaroğlu hayretle izlediğini söylemiş, nihayet o da reddetmiştir. Peki, 13 Ocak 2018 ile 7 Mayıs 2018 tarihleri arasında hazırlanmış mezkur anayasa değişikliği çerçeve metni için kurulan veya kurdurulan masaya kimler oturdu? O oturmadı, bu oturmadı, şunun haberi olmadı ise, sokağa bırakılan ihanet metnini kim yazdı, kim hazırladı, kimler müzakere etti? Türklüğü, Türk milletini, Atatürk’ü, Türkçe’yi anayasadan çıkarma tekliflerini, vatandaşlık tanımının değiştirilmesini, federal yönetim hedefini, anadilde eğitim niyetini kim izah edecek? Bu melanetin açıklaması nasıl yapılacak?”

“İhanet metni…” 
“Melanet..” 

Çullanmayla merkez muhalefeti darmadağın etme niyeti açıktır. Ama burada sorun Erdoğan veya Bahçeli’de değil. Sorun, düpedüz, bu konuda günlerdir geveleyip duran, kaçak güreşen, kendisini kenara sıkıştıran CHP ve İYİ Parti’de.

Türkiye’de bir anayasa taslağı hazırlamak ne zaman suç, ne zaman ihanet, ne zaman melanet oldu? Burası Türkmenistan mı? Belarus mu? Dileyen parti veya (kaldıysa) STK dilediği taslağı hazırlar, isterse kapalı toplantı yapar, isterse kamuoyu önünde tartışmaya açar.

Sorun tam da buradadır. Yerel seçimdeki kritik desteğine rağmen HDP’nin kriminalize edilmesine ses çıkarmayan merkez muhalefet, CHP ve İYIP, şimdi  sırf bu yüzden kekelerken, kendilerinin de kriminalize edilebileceğini anlamaktan uzak görünüyorlar. Oysa çıkıp deseler ki “Evet yapıldı bu toplantılar, sebebi de belli, Türkiye’yi yönetilir olmaktan çıkardınız, yapmaya da devam edeceğiz”, büyük ihtimaldir ki, kararsızları kendilerine çekecekler.

Ama olmuyor. Olmadığı sürece, üzerine soğuk su içmeye devam edebiliriz. Bu muhalefet ürkekliği devam ettiği sürece, Kurkut örnekleri pıtrak gibi çoğalır, devlet daha çok mafyalaşır, çeteler hükümdar yurttaş köle olur. 

Böyle giderse, boş alanda istediği manevrayı yapan Erdoğan ve Bahçeli ikilisi, muhalefet hiç tersini beklemesin, bir sonraki seçimi lehine garantileyecek yolu da, yordamı da icat edecektir.

Zaten, yüzde 95’e varan borazanlığıyla, medya da bu projeye bir kez daha hazır.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.