‘Medyadaki dönüm noktalarından biri, Aydın Doğan ve Dinç Bilgin’in yaptığı anlaşmadır’

Hürriyet gazetesinde 27 yıl çalışan, son dokuz yılında okur temsilciliği yapan Faruk Bildirici, 1990’larda Milliyet ve Hürriyet’te yürütülen sendikasızlaştırma operasyonunu “medyadaki dönüm noktalarından biri” olarak görüyor.

“Aydın Doğan ve Dinç Bilgin anlaştı kendi aralarında… Birinin attığını diğeri almayacak. Yani Sabah’tan bir kişi Hürriyet’e, Milliyet’ten ayrılan Sabah grubuna geçemiyordu” diyen Bildirici, şunları kaydediyor:

“Gizlemediler zaten bunu. Sendikasızlaştırmadan hemen sonra bu anlaşmayı yaptılar. Bir yandan Aydın Doğan ve Dinç Bilgin çatışıyordu, ama sorun çalışanların hakları olunca aralarında anlaştılar. Böylece çalışanların direnme gücü, itiraz etme gücü elinden alınmış oldu.”

1992-2019 yılları arasında Hürriyet’te çalışan deneyimli gazeteci Faruk Bildirici, Doğan Medya Grubu’nun Demirören Holding’e satılmasının ardından bu gazete ile yollarını ayırmıştı.

İki yıldır “Medya Ombudsmanı” olarak tüm gazete ve televizyonların yayınlarını kendi sitesinde değerlendiren Bildirici, “Medyanın Ombudsmanı, Saray’ın Medyası” adlı kitabında medyada yaşananların perde arkasına ışık tutuyor.

Journo’dan Defne Sarıöz’ün sorularını yanıtlayan Bildirici, 1992 yılında Hürriyet’te çalışmaya başladığında da her şeyin mükemmel olmadığını söylüyor.

“Demirören’e satılmasaydı da muhtemelen Doğan’da kalamayacaktım. İstedikleri şey daha vitrinde duracak, müşteri ilişkileri gibi onları düzenleyecek bir okur temsilciliğiydi, ben onu yapmadım” diyen Bildirici, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Yapmak da işime gelmedi. Fakat tabii şunu söylemem gerekiyor… Daha ilk ay içerisinde basında bir editöryel bağımsızlığımın olmadığını, düşündüğüm kadar rahat hareket edemeyeceğimi apaçık gördüm. Çünkü yazılarım engellenmeye, içinden bazı kısımlar çıkarılmaya başladı, onun üzerine ben bir yol ayrımına girdim. Ya orada posta koyup çekip gidecektim ya da devam edecektim. Devam etmeseydim, böyle bir mücadele olmayacaktı. Böyle bir çaba olmayacaktı. Dokuz yıl sonucunda bu kitap bile, medyanın özdenetim tarihine ve özdenetim çabalarına bir katkı oldu diye düşünüyorum. Tabii ki medyada etik ilkelerin gerçekleştirilmesi için çok büyük bir yol kat ettiğimi iddia etmiyorum ama bir iz bıraktığımı düşünüyorum. 

Neden bırakıp gitmedim? Çünkü bu benim mesleğimdi, niye bırakıp gideceğim ki başkalarına? Her zaman rest çekip gidenleri takdirle karşılamışımdır, onlara hiçbir itirazım olmaz ama ben her zaman kalıp mücadele etmeyi tercih ettim. Çünkü ben küçük yaştan itibaren gazeteci olma idealiyle büyüdüm ve bu mesleğe girdim; neden bu mesleği başkalarına, üstelik de onu kötüye kullanan insanlara bırakıp gideyim ki? Bir şekilde mücadele ettim. Üstelik de bu mücadeleyi kazanma şansımın pek de olmadığını bilerek mücadele ettim. Bu mücadelenin değerli olduğuna inandığım için mücadele ettim. Ama yöntemim de belki bu kadar uzun süre kalmamı sağladı.”

Bildirici, Milliyet’teki mücadelenin çok bilinmediğini, asıl kırılmanın orada yaşandığını ifade ediyor ve ekliyor:

“Aydın Doğan ilk devreye girdiğinde zaten Milliyet’te sendikayı temizledi. Milliyet’te ciddi bir mücadele oldu. Bazı arkadaşlar istifa etmemekte direndi, bu yüzden işten atılanlar oldu. Oradaki mücadele çok bilinmiyor, çok yazılmadı ama asıl kırılma orada yaşandı. Milliyet’te sendikayı temizledikten sonra sıra Hürriyet’e geldi, Hürriyet aslında Milliyet’e göre sanıyorum herkesin sendikalı olduğu önemli medya kuruluşlarından biriydi. Ve tabii bu arada Dinç Bilgin de Sabah grubunda —tamamen sendikasız bir yapıydı— bunu yaptı. Bu durum Aydın Doğan’ın elini epey güçlendirmişti ve Hürriyet çalışanları olarak bizlerin gücü çok azalmıştı. O nedenle Hürriyet’teki direniş Milliyet’teki kadar sürmedi. Ama Ankara Bürosu’nda biraz uzun sürdü… Uzun sürüp de Sedat Ergin istifaları almayı başaramayınca —ki o da çok ısrarlı davranmadı zaten— Ertuğrul Özkök bizzat noterle gelip insanların istifasını aldı, işten atma tehdidiyle. Ve o olay biz çalışanlar için ciddi bir dönüm noktası oldu; tamamen sendikasız, örgütsüz kaldık.

Ve hâlâ Türkiye’de yaygın medyadaki gazeteciler ‘toplumun, sessizlerin, mağdurların sesi’ olmaya çalışırlar ama aslında kendi haklarını savunamazlar çünkü kendi örgütleri yoktur. Yani bir yandan sendikalaşmayı savunuruz ama bir yandan kendi örgütümüz, kendi sendikamız bile yok yani, öyle bir noktadayız.

Ve tabii bunun ardından orada yazmadığım bir şeyi söylemeliyim: Aydın Doğan ve Dinç Bilgin anlaştı kendi aralarında. Bu anlaşma öncesinde gazetecilerin şöyle bir özgürlüğü vardı: Gazetedeki herhangi bir yanlışa itiraz ettiğinde, tepen attığında çeker gidersin başka bir gazetede iş bulursun. Ama öyle bir anlaşma yaptılar ki, birinin attığını diğeri almayacak. Yani Sabah’tan bir kişi Hürriyet’e, Milliyet’ten ayrılan Sabah grubuna geçemiyordu, öyle bir hâle geldi. Gizlemediler zaten bunu. Sendikasızlaştırmadan hemen sonra bu anlaşmayı yaptılar. Yani bir yandan Aydın Doğan ve Dinç Bilgin çatışıyordu, ama sorun çalışanların hakları olunca aralarında anlaştılar. Böylece çalışanların direnme gücü, itiraz etme gücü elinden alınmış oldu.

Sonrasını zaten biliyorsunuz, 90’larda gazeteciliğin hâli, sonra [Adalet ve Kalkınma Partisi] AKP iktidarı —AKP iktidarında zaten büyük bir kutuplaşma oldu, medyaya da yansıdı— ve gazetecilerin ayrılma gücü kalmadı. Yani ana akım medyadan ayrılan bir gazetecinin başka bir yerde iş bulma şansı çoğu zaman kalmadı. Bu nedenle de onların istediklerini yaptılar.

Kırılma noktalarının biri dediğim gibi holdingleşme ve mülkiyet yapısının değişmesi, patronların kendi aralarındaki kavgalar, özelleştirmeden pay kapma savaşları, siyaset mühendisliği dönemi, 90’ların sonunda… Okur güveninin yerle bir olması ve bunun üzerine Türkiye Gazeteciler Hak ve Sorumluluk Bildirgesi gibi etik ilkelere ihtiyaç duyulması, ardından Doğan Yayın Grubu’nun yeni Yayın İlkeleri’ni hazırlaması ve Milliyet’te, Sabah’ta ve Cumhuriyet’te okur temsilcilerinin, ombudsmanların ortaya çıkması. Bütün bunlar okurla güvenin yeniden inşa etme çabasıydı.”

Aydın Doğan’ın referandum sürecinde “Hayır diyenlere yazdırmam” dediğinden bahseden Bildirici, “Aydın Doğan, Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etmişti. Ziyaret sonrası Aydın Doğan, Ankara’ya geldi. Ankara Büro’da ben ve bazı yazarlar vardı. Onların yanında notlarına bakarak konuşmalarını aktardı. O konuşmada iki önemli şey vardı, birincisi Hürriyet’in o dönem cezaevinde olan yöneticileriyle ilgili Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri ve orada Tayyip Erdoğan’ın tutuklamalara ne kadar müdahil olduğunu açıkça söylemiştir” ifadesini kullanıyor ve şöyle devam ediyor:

“Aydın Bey ‘Gazete benim gazetem’ dedi, ne diyebilirsiniz ki o zaman? İkincisi ise Aydın Doğan oraya gerçekten de referandumla ilgili pazarlık yapmaya gitmiş. Nedir? “Biz evet veya hayır kampanyası yapmayacağız.” Bu aslında Hürriyet gibi bir gazete için, “Evet kampanyanıza destek olacağız” demektir tabii ki. “Yazarlara da ‘hayır’ yönünde yazı yazdırmayacağız” diyor ve bunun teminatını veriyor.

Yani şunu anlarım: Referandum sırasında bir gazetecinin görevi nedir? Referandumun içeriğiyle ilgili bilgi vermek, insanların doğru ve yerinde karar vermelerini sağlamak için onları bilgilendirmek. Nedir bu değişiklik, ne getirecek, içeriği nedir vs. Öte yandan yazarların köşe yazılarında serbest olmak gerekir, çünkü o konuda yorumunu yapıyor yazar, kendi fikrini söylüyor, ifade özgürlüğünün olması gerekir. Ama siz tutup Cumhurbaşkanı’na söz veriyorsunuz: “Ben yazarlarıma bu konuda yazdırmayacağım. Zaten bir kişi yazdı, onun dışındakilere de yazdırmayacağım” diyorsunuz.”


Söyleşinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.