Külliyemiz, minarelerimiz, camilerimiz…

Bir tek “külliye”miz eksikti…

Dünya, Kıbrıs’ın kuzeyinde kurduğumuz “devlet”in farkında olmasa da, bu “külliye” sayesinde “büyüklüğümüzü” kabul etmek zorunda kalacak…

Her yeni üniversiteye, her boş alana dikilen cami ve minarelerden ibaret yeni “imaj”ımıza, dev camisi ve minareleri ile bir “külliye” eklenince, doğal olarak “tanınma” da arkadan gelecek…

Sonra, tut tutabilirsen KKTC’yi…

Rejimin “kafa”larının içine, böylesine Osmanlı orijinli bir “kurgu” yerleşmiş…

Türkiye’nin “iha”ları, bu “ganimet” toprakların uzay fotoğrafını bir çekse, Ankara’ya ulaştırsa…

Yaşanacak heyecanı hayal edebiliyor musunuz?

Diyelim ki Lefkoşa’ya Mağusa istikametinden giriş yapacaksınız…

İlk karşınıza çıkan yapı, AKP’nin bu topraklara kondurduğu 62 metre yükseklikte 4 minaresi bulunan Hala Sultan camisidir…

Daha kent merkezine ulaşmadan sizi Hz. Ebubekir camisinin minareleri karşılayacaktır…

Girne’ye mi gideceksiniz?

Beşparmaklar’ı aşarak kuzeye yöneldiğinizde, karşınızda görkemli minareleri ile Nurettin Ersin Paşa camisini bulacaksınız.

Tabii, KKTC’nin uzaydan “imaj”ı, yalnızca AKP’nin en büyük “yatırımı” olan dini sembollerden ibaret değil...

AKP’den önce, milliyetçi semboller daha bir revaçtaydı…

Bayrak, anıt, abide, heykel gibi…

Örneğin, Lefkoşa’nın güneyinden, Metehan geçiş noktasından bir Rum ya da yabancı bir turist Türk kesimine geçtiğinde, onu dev boyutlarda, elinde kocaman bir kılıç bulunan Atatürk heykeli karşılamaktadır…

Bu dev heykelde Atatürk, Rum tarafına bakmakta ve kılıç sallamaktadır…

Atatürk’ün “savaşçı” kişiliğini öne çıkaran, resmeden bir fotoğrafına hiç rastlamadım…

Ama elinde kılıç, bizdekinin tıpkısının aynısı olan bol miktarda heykeli, Anadolu kasabalarının vazgeçilmezidir…

Bu 7 metre yüksekliğindeki dev heykelin açıldığı günü anımsıyorum. Toplumun bazı kesimlerinde “yabancıları incitmemek” anlamında bir hassasiyet oluşmuştu.

Rahmetli Rauf Denktaş, o günkü törende "Görmeyen gözlük taksın da baksın. Atatürk heykelini beğenmeyenler, işte Rum kesimi orada, kapılar açık, gitmekte serbesttir’ demişti…

KKTC’nin, “dinsel” sembollerden çok “milliyetçi” sembollerin revaçta olduğu dönemlerden kalma bir de bayrağımız var…

Beşparmak dağlarının güney yamaçlarını kaplayan 12 futbol sahası büyüklüğündeki bu dev bayrak, geceleri ışıklandırılmakta ve her akşam Rum komşularımızı “zıvanadan çıkaracak” öfkenin üretiminde büyük bir görev yapmaktadır.

İşte şimdi, Kıbrıs’ın kuzeyinin bu İslami ve milliyetçi “imaj”ına, TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni hediyesi “külliye” gelinlik bir kolye gibi oturtulacaktır…

Kocaman bir cami ve minareler, Cumhurbaşkanlığı, Meclis binası, millet bahçesi…

Türkiye bu proje için tam 2,5 milyar TL. harcayacak…

Lefkoşa’nın en güzel yeşil alanına, 500 dönüm “ganimet” arazi içine yapılacak olan bu dev proje, özellikle iki kişinin damarlarında akan kanı, fokur fokur kaynatıyor…

Biri Ankara’da, öteki Lefkoşa’da…

İkisi de, “gitmeden” bu sarayın camisinde iki rekât namaz kılacakları günü iple çekiyor…

Acelesi olan Sayın Erdoğan, bizzat proje mimarı ile istişare içinde işi yönetiyor…

Kıbrıs Türk siyasetinde ise “cılız” sesler dışında, kimse açıkça “beleş saray”a karşı çıkmaktan korkuyor…

Kimse; Lefkoşa’nın yeşil alanının katedilmesini umursamıyor…

Mimar ve Mühendis Odaları ise, yapının “kaçak” olduğunu, yerel makamlardan izin alınmadığını, yasadışı bir iş yapıldığını anlatıyor ama kimse aldırış etmiyor…

Kimse, “Meclis ile CB binası”nın birlikteliğinin “güçler ayrılığı” görüntüsüne karşıtlığı üzerinden konuya bakmıyor…

Hatta; külliyedeki cami ve minarelerin, CB ve Meclis binalarından daha görkemli olmasına da kimsenin itirazı yok…

Kimsenin; TC Lefkoşa Büyükelçiliği’nin KKTC Meclisi’nin tam karşısında, baskın “hegomonik” yapısıyla verdiği “mesaj”ı umursamadığı gibi…

Tabii; bu dev proje, hiçbir Kıbrıslı Türk’ü zerre kadar heyecanlandırmıyor…

Zaten, Erdoğan da, iş Ankara’da bir “yandaş” müteahhide verilmiş ve imzalar atılmış olmasına karşın, gelip burada “temel atmayı” sürekli erteliyor…

CHP ise, Türkiye’nin bu zor döneminde, Kıbrıs’ta “acil” olmayan, Kıbrıslı Türklerin talep etmediği bir projeyi “şatafat” bağlamında gereksiz bulduğunu, boşuna Türkiye insanının vergilerinin heba edildiğini savunmak yerine, “yandaş müteahhit” üzerinden konuyu eleştiriyor…

Normal ihale yoluyla bu işin yapılmasını, daha ucuza mal edilmesini savunuyor…

Kıbrıslı Türkler’in “hassasiyeti”ni gene tersten okuyor…

Bu gereksiz ve zamansız proje, aslında betonarmenin “ihtişamı” yoluyla devlet tanıtmak üzere kurgulanmış…

Sayın Erdoğan, bizim tarihi başkanlık sarayına “gecekondu” demişti… “Yakıştırmıyoruz” demişti…

“Devlet olmanın işte ifadesi budur. Kuzey Kıbrıs Türkleri'ne ait bir devlet varmış, bunu birilerinin görmesi lazım” demişti…

Demek ki neymiş?

Kıbrıs’ın kuzeyine dikilen onca cami minare, gençlerimizin “İslami Oyunlara” katılmasına yetmemiş…

Şimdi, Rum tarafının dibindeki bu “külliye” ile gelene geçene burada bir “devlet” olduğunu göstereceğiz.

57 İslam ülkesinin Konya’da reddettiği KKTC, işte böyle tanıtılacak…

Camiyle, minareyle, millet bahçesiyle, betonla, şatafatla… 

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.