Girne’de birkaç saat

Bankadan çıktıktan sonra sola döndüm ve önüme çıkan pastanenin penceresinden bir portakal suyu ısmarladım. 

Niyetim ayaküstü içip arabamı park ettiğim yukarı Girne’ye yürümekti ama “siz oturun bir getiririz,” diye ısrar ettiler. 

Cüzdanımdan on beş lira çıkardım. “Otuz beş lira,” dedi kapıda duran garson elimdeki parayı görünce.

Kaldırımdaki masalardan birine oturdum. Denizden ferah bir esinti geliyordu. En son ne zaman yalnız veya bir başkasıyla bir kafede oturmuştum? Hatırlamıyorum. 

Savaştan önce Girne, adanın hemen hemen her yeri gibi çoğunlukla Rum’du. Tarihi limandaki pahalı lokantaların hepsini Rumlar çalıştırıyordu. Çocukluğumda bu lokantalar balıkçı evi idi ve masalarının bulunduğu yerde ağlar tamir edilirdi. 

Çıkartmadan birkaç gün sonra, 1974 yazı, asker ve mühimmat taşıyan Koçtuğ gemisiyle adaya geldim. 
Askerlerin adaya ayak bastığı plajda üzerleri kumla örtülmüş cesetler vardı.

Rumlar Girne’yi boşaltmışlardı. 

Şehir boş ve sessizdi. Limana yürüdüm. Üzerine beyaz örtü serili, çiçekli vazolu, tabaklı, çatallı bıçaklı masalar müşteriler için hazırdı. Sahipleri lokantalarının kapılarını bile kapatmadan kaçmışlardı. Barmensiz barların raflarında bin bir çeşit içki vardı.   

Bir bardağa limonata koyup deniz kenarındaki masalardan birine iliştim.

Kaçamayan Rumların bazıları ve yabancı turistler Dome Otel’e sığınmışlardı. Kasabadaki tek insanlı yer orasıydı. Şehirde asker yoktu. Askerler Girne’yi geçip doğuda Çatalköy’ün oralarda zeytin ve narenciye ağaçlı tarlalarda mevzilenmişlerdi. 

Bir köşe başında, vitrini pahalı fotoğraf makineleriyle dolu bir dükkân, ince camlarının arkasında bırakıldığı gibi duruyordu.

Talan daha başlamamıştı. 

Sessiz kasaba az sonra aktörler ve konuşmalarla dolacak, perdenin açılmasını bekleyen bir tiyatro sahnesine benziyordu. 

Yıllarca önceki bir gün aklıma geldi. 

Bin dokuz yüz altmışlarda olmalıydı. Bir gün akşama doğru genç Galfa, Andız ve ben bir şeyler içmek üzere Lefkoşa’dan Girne’ye gittik. Limandaki lokantalardan birinin deniz kenarındaki masalarından birine oturduk. 

Birkaç dakika sonra Rum bir garson yanımıza yaklaştı. Konuşmamızdan Türk olduğumuzu anlamıştı. “Size servis yok,” dedi ve bizi kovdu.

*

Yanımdan insanlar gidip geliyor. Şortlu, yırtık blucinli, uzun etekli, kısa etekli kadınlar, gençler yaşlılar, çocuklu aileler, çocuksuz aileler, TC’liler, yabancılar, obezler, sıskalar, ucuz saat ve kuyum ve sahte lüks çanta satan dükkânlara doğru yürüyor.

Otuz beş liralık portakal suyumu içip kalktım, arabamın olduğu yere doğru yürümeye başladım. Denizden gelen esintinin önünden kalkınca güneş sırtıma bindi. Gazete alayım dedim ama gazete ve milli piyango bileti satan küçük dükkân kapanmış yerini sahte Louis Vuitton satan bir yere bırakmıştı.

Rum tarafı gittikçe Avrupa’ya, Türk tarafı bir Anadolu kasabasına benziyor.

Türkiye’nin 1974’te adaya müdahalesi bir taraftan bizi kurtardı, diğer taraftan batırdı.  

Hayat istediğimiz değil, istediği yöne ilerler.

Park yerindeki arabamı eve doğru çevirecektim ama Boğaz’da iyi karpuz kavun sattığını bildiğim bir markete sürdüm. Belki oradan Rum tarafına gider çoktan beri almayı düşündüğüm birkaç kitabı alırım.


(*Bu yazı Diyalog Gazetesi’nden alınmıştır)

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.