20 Temmuz 1974 ve yalan rüzgârları

1974 Temmuzu geldiğinde; Kıbrıslı Rumların tek başına yönettiği “Kıbrıs Cumhuriyeti” adanın her tarafında “egemen" bir devletti ve bunun keyfini sürdürüyordu…

Turizm patlamıştı… Sanayi bölgelerinde her gün yeni fabrikalar açılıyordu… Tarımsal ürünler ihracatı son yılların en üst düzeyindeydi…

Kıbrıs nüfusunun yüzde 18’i dolayındaki Kıbrıslı Türkler ise, dağınık biçimde, küçüklü büyüklü “getto”larda sıkışıp kalmıştı…

21 Aralık 1963’ten itibaren oluşturulan bu “enklav”lar, TC’den gönderilen subaylar tarafından yönetiliyordu…

“Kıbrıs Cumhuriyeti”nin bu gettolarda sözü geçmiyordu…

Nüfusumuzun çoğu, maaşa bağlanmış “mücahitler” idi…

Ekonomi yoktu… Tarımsal üretim yoktu… Turizm yoktu… Küçük birkaç sanayi tesisi dışında fabrika yoktu…  

İthalat, ihracat faaliyetlerinde adımız bile geçmiyordu…

Kıbrıslı Türklerin topluca yaşadığı bu “getto”larda “egemenlik” Mücahit Teşkilatı’nın elindeydi…

En yukarıda “Bayraktar” vardı… Kazalarda (ilçe) ise en üst makam Sancaktar idi.

“Kıbrıs Türk Yönetimi” adı altında bazı “sivil” işler yürütülüyordu ama herkes, “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin kimliğini, sürüş ehliyetini, seyrüseferini, sigortasını taşıyordu.

Kıbrıslı Türkler’in ne bir limanı, ne bir havaalanı vardı…

Dış dünya ile (Türkiye dahil) tüm irtibatları “Kıbrıs Cumhuriyeti” üzerinden sağlanıyordu.

Dünya, Kıbrıslı Türkler’in 21 Aralık 63’te devlete karşı “isyan” ettiğine inandırılmıştı…

Bir tek Kıbrıslı Türkler, bunu kabul etmiyordu…

Bize göre, “Rum Yunan ikilisi”nin saldırılarına karşı direniyorduk…

Birleşmiş Milletler, 4 Mart 1964’te “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin adadaki varlığını tescil eden 186 sayılı meşhur kararını aldığında, Kıbrıslı Türkler sokakta, açıkta kaldı…

11 yıl boyunca ne bizim, ne de Türkiye’nin bir “öngörüsü” vardı…

“Anavatan göndersin, biz de halimize şükredelim” dönemiydi bu süreç…

Oysa “Kıbrıs Cumhuriyeti” biz olmadan yoluna devam etti. Makarios, bizim tarih kitaplarında yazdıklarımızı yalanlarcasına dünyada “prestij”ini artırdı.

1968’den 74’e kadar Denktaş ile Klerides, önce “ikili” sonra “beşli” görüşmelerde “üniter devlet”i konuştular…

Rum toplumu, gettolara hapsolmuş Kıbrıslı Türkler’in “farkında” bile değildi…

Daha sonra sahneye Grivas’ın örgütlediği “Enosis” yemini etmiş EOKA B çıktı… Makarios’u “Enosisi gömen adam” olarak gören bu örgüt, tedhiş eylemleri başlattığında, Kıbrıslı Türkler “Yeyin birbirinizi” modundaydı…

Makarios’a, 15 Temmuz günü, Yunanistan’daki askeri cunta tarafından darbe düzenlendiğinde, rahmetli Rauf Denktaş, “Bu Rumların iç meselesidir” diyordu…

Ecevit öyle düşünmüyordu… 20 Temmuz 1974 sabahı “savaş”ın startını verdi…

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

O günlerde “savaş”ın nimetlerini bölüşenler; semirdiler, “ganimet” topraklar üzerinde bir “devletçik” kurdular…

“Devlet” olmayı şaka sandılar…

20 Temmuz’un “ganimetleri”ni dağıtarak, üleşerek, yıllarca makamlarda kalmayı başardılar ama…

Bu “devletçik” hiç semiremedi… Onun bunun “maskarası” oldu…

Tepe tepe kullandılar onu…

1983’te dünyaya meydan okurcasına “bağımsızlık” ilan edildiğinde, kısa zaman içinde bunun kocaman bir “yalan rüzgârı” olduğu ortaya çıktı…

Anında bizi onlarca ülke tanıyacak sanmışlardı… Kimse ikna olmadı… Bize bir miktar “sempati” duyanlar bile yıllar içinde bizden uzaklaştı…

Adanın yüzde 13’ü kadar toprağımız varken, yüzde 36’sına “çöktük” ama güneye kaçırdığımız 150 bin Rum’un terk ettiği zenginlikleri koruyamadık…

Ormanlarını yaktık bitirdik, hazır bulduğumuz fabrikaları kapattık, denizlerini kirlettik, doğasını mahvettik…

15 Kasım 1983’te “devlet” diye ilan ettiğimiz “yapı” zaman içinde niteliklerini yitirdi, Corona sürecinde hiçbir işe yaramadığını tüm dünyaya gösterdi…

Son zamanlarda ise, Ankara’nın elinde “oyuncak” bir yapıya dönüştü…

Hepsinden kötüsü; en zayıf, en yeteneksiz, en cılız, en yalnız bir konumda iken, BM’ye “Kıbrıs’ta 2 devlet olduğunu” kabul etme çağrıları yapıyor, mektuplar yazıyor…

Bekliyor ki Rum tarafı bizi “egemen eşit” olarak kabul etsin… BM de bize “uluslararası eşit statü” versin…

Dünya durdukça elbette kimse bunu yapmayacak… Ama gelin görün ki, başarısız olan “ayrı devlet” denemesinden vazgeçerek, çözüm yolunda ilerlemek yerine, TC ile birlikte “imkânsız”ı talep eden bir siyaset güdülüyor…

Tüm dünyaya neredeyse “20 Temmuz’da geldim, aldım ama yüzüme gözüme bulaştırdım” mesajı veriliyor…

Gerçek olan şu ki; Kıbrıs’ın kuzeyindeki “yapı” değil bir “devlet” bir “çağdaş toplum” görünümü vermekten bile hızla uzaklaşıyor…

Öte tarafta ise; “federal” bir yapı içinde “siyasal eşitlik” temelinde gerçek anlamda bir “devlet” olma seçeneği var…

Kıbrıslı Türkler, bütün anketlerde bu seçeneği destekliyor…

Ama AKP destekli Tatar ve yandaşları; mantık dışı ayrılıkçılığı, imkânsızı ve KKTC’nin illegal bir “arka bahçe” statüsünde devamını savunuyor…  

Gerçek şu: Ya uluslararası hukuk içine gireceğiz, ya da “korsan” biçimde “ilhak” korkusu ile yaşayacağız…

20 Temmuz’un 48. yılında durum ne yazık ki bu kadar acı, açık ve net…

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.