Kuzgun leşe

Geçmiş olsun. Hem de kaçıncı kez, geçmişler olsun. 

Nasıl olduysa, başta muhalefet olmak üzere, birdenbire devletin mafyalaştığını, mafya çetelerinin siyasete girdiğini, yönetime doluştuğunu farkediverdik. Nedense kafamıza dank etti ki, mafyanın devletin gözeneklerinde yuvalandığı eski günlere geri dönüvermişiz.

Ta 2013’ten beri her şey güllük gülistanlıktı oysa. Dönemin başbakanı Erdoğan Gezi esnasında medyanın “büyükbaş” sahiplerini şahsına ait telefon aramalarıyla hizaya getirerek sonraki yılların hizmet zeminini kurmamıştı.

Başbakan ve yakın evresini açık kanıtlarla yolsuzlukların merkez üssü olarak gösteren dosyalar kamuoyunda faş olduğunda, ana muhalefet derhal ortaya atılıp “bir dakika, bunları örtbas edemezsiniz, anayasa ve yargının yanındayız” diye yeri göğü inletince, başbakan ve bakanları istifadan kaçamamıştı.

2014’ten itibaren internet yasakları da gelmemişti. “Düşman” ilan edilen bir kısım medyanın binalarına kapı baca kırılıp girilmemiş, özgürlüklerine tecavüz edilmesine medya topluca, beraberce, şiddetle karşı koymuş, onurunu korumuştu.

“Çözüm süreci” adı altındaki süreçte son derece samimi ve cesur davranılmış, Kürtler kandırılmamıştı. 2015 yazındaki seçimlerde bileğinin hakkıyla Meclis’e giren 80 Kürt milletvekiline nazik tebrikler gönderilmiş, barışın tahkimi için koalisyon dahi düşünülmüştü. Hatta, bu süreci bozmak için tezgahlanan, Ceylanpınar’daki polislerin öldürülmesi olayının üzerine gidilmiş ve toplum huzurunu altüst etme amaçlı bir “karanlık çete” komplosu ortaya çıkarılmıştı.

Huzur had safhadaydı. Hiçbir yerde terör saldırılarının yapılmasına meydan verilmiyor, güvenlik güçleri herkesin korkusuzca, eşitlik, güven ve özgürlük duygusuyla yaşaması için muazzam bir görev sorumluluğuyla çalışıyordu. Tek bir kişinin bile burnu kanamıyordu. Diyarbakır’ın tarihi merkezi Sur iyice kültürel koruma altına alındı, burada bir bodrum katına doluşmuş 160 Kürt genci de yakılmadı; sokaklara dağıldılar, mütebessim

Asayiş öyle berkemaldi ki, seçimde büyük başarı elde eden HDP adlı Kürt partisinin liderini ekrana çıkartan medya grubunun binalarına ve gazetecilerine bir çetenin saldırı planları da ortaya çıkmış, vandalizm son anda önlenmişti.

Bir grup halk düşmanı darbe yapmaya kalkmadı mı peki? Kalktılar elbette. Ama o da Allah’ın izni ve lütfuyla, muhalefetin kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz desteğiyle kazasız belasız kolayca atlatıldı. Darbe merkezlerinden olan köprüde, üstlerinin emirlerine uyarak sağa sola ateş açan askerler linç edilebilirlerdi, ama halkın sükuneti sayesinde, silahlarını bırakınca, devlet görevlilerine teslim edildiler. Gene tek kişinin burnu kanamadı.

Hemen ardından gelen OHAL de gayet medeni bir tedbirdi. İktidarla hemfikir olmayan kesimlere azami saygı gösterildi, sadece gerçek suç sanıkları gözaltına alındı, işkence yapanlar en ağır muameleyle işten uzaklaştırıldı ve yargıya sevk edildi. Birbiri ardına gelen hayırhah kararnamelerle iş güvencesi, mülkiyet ve seyahat haklarına tam saygı sağlandı. 

Bu arada elbette 40-50 bin kadar kendini bilmez de hapsi boylamadı değil tabii. Ama onlar başkaydılar, hak ediyorlardı. Zaten bakınızdı, siyasi muhalefetimizin de buna sessiz rızası vardı, demek onlar da bu “haklı” tedbirleri onaylamaktaydılar. Bir de yüzlerce haddini bilmez akademisyen barış barış diye ortalığı karıştırmaya kalktılar ve asayiş adına gerekli cevabı aldılar. Ama hayır, o sırada bir mafya reisi de “kanlarına banyo yaparız” filan dedi miydi, ben hatırlayamadım.

Darbe nasıl ve neden oldu? diye merak eden toplumu bilgilendirme adına TBMM’de açılan komisyon fevkalade bir açıklıkla, hükümetin şeffaf ve samimi işbirliğiyle çalıştı. Ortaya billur gibi bir rapor çıktı, her şey anlaşıldı.

Sonra, yerel seçimler esnasında da ortalık karışır gibi oldu, ama CHP liderine bir mafya çetesinin linç girişimine kalkışıldı gibi yalanlar da ortaya atılmadı değil doğrusu. Ne kadar ayıptı. Ne mafyasıydı yahu.

Böyle böyle bugünlere geldik.

“Kriz” diyenler de oldu, “tek adam” diyenler de… 

Hangi “kriz”di, hangi “tek adam”? 

***

Evet, bu ve benzeri “büyüklere masallar” ile bugünlere geldik. Kendi kendisini türlü çeşitli ikna yöntemleriyle kandırmayan kalmadı. Bir avuç insan dışında. “Kuşa bakmayın, kuşu gösteren parmağın sahibine bakın” diye diye dillerinde tüy bitti.

Ve “devlet başa” nakaratlarıyla geldik bugünlere, evet.

Böyle diye diye kuzgun leşe kondu.

Fark edildiği gibi bugün mafya devletin içine girmişse, bu yeni bir hadise değildir. 

Uzun ve ağır çekim, 7-8 yıllık bir çürüme sürecinin sonucudur bu.

“Tek adam rejimi” ile kasıt mafya formatlarının ülkenin idari, hukuksal ve sosyal düzenine topyekun teşmili ise, devletin mafyalaşması zaten bu tercihin Erdoğan’ın zihninde vücut bulması ile başlamıştı. 

Abraham Lincoln, “Herkes zorluklarla yüzleşebilir, ama bir kişinin gerçek karakterini sınamak istiyorsanız, ona iktidar veriniz” der. Şahsına iktidar verilen Erdoğan’ın gerçek karakterini anlamış bulunuyoruz.

Sürekli olarak ittifak kurup gereğinde yıkan, ahlaki kaygılardan uzak, herkesi ve grubu kullanıp posasını çıkarıp atan bir lider tipi.

Türkiye devletinin “siyasi mafya” formasyonları ile ilişkisi elbette çok gerilere gider, ama bugünkü “devlet mafyalaşması”, boyut ve hacim itibarıyla yeni bir aşamadır ve tamamen, Erdoğan’ın şuur kaybı dozu artan tercihlerinin sonucudur.

Mafyalaşma esasen partisi içindeki çoğulcu yapıyı tasfiye etmesiyle başladı. Bu tasfiyeden kaynaklanan çürüme, parti dışı bazı yapıların iktidara yanaşmasını sağladı. Devlet içi kadrolarda da sadakat bazlı atamalarla çürümenin tarlası sürüldü.

Esas süreç 17-25 Aralık 2013 sonrasında başlayıp, OHAL döneminde zirvesini bulan muazzam kadrolaşma ve çeteleşmenin, 2019 yerel seçim sonralarında tahkim edilmiş halidir. Baş düşmanı olarak gördüğü Gülencileri imha etme sürecinde en büyük yardımı MHP ile “eski devlet” hizmetkarı çetelerden alan Erdoğan, ağırlıklı olarak Gülenci ve bir kısmı da Batıcı olan devlet kadrolarını, özellikle kilitr  konumda olan yargı ve emniyet yapılarında Ülkücü ve Avrasyacı kadrolarla doldurdu. Varlığını, OHAL sürecinde bu kadroların eski tecrübelerden gelen acımasızlığına borçludur.

2016’da zirve yapan bu yeni “yetki üleşimi”, içinde Erdoğan’a düşman olan çevreleri de barındırdığı için, Erdoğan’ın en büyük hatasıdır. 

Bu kararla Türkiye yönetiminin ana karakteri - Prof Hamit Bozarslan’ın tespitiyle - bir “kartel devlet”e dönüşmüştür. Kanun tanımayan farklı çıkar gruplarının, sadece kendi grup çıkarları için pastadan pay alma kavgası verdiği (veya vereceği), kleptokratik bir yönetim. Tabii bu kavrama bakarken, bunun ilkel “a la Turka” versiyonunu düşünün.

“Devlet mafyalaştı” deniyorsa eğer, bu sürecin geçmişini doğru görmek, bundan sonrasını okumak için şarttır.

Şimdi, katmanlı krizlerle ve MHP baskısıyla iyice “sıkışan” Erdoğan’ın önünde iki seçenek var: Ya her zaman yaptığı gibi “beni kandırdılar” diyerek bu müttefik safrasından kurtulmayı deneyecek, ya da iradesini kısmen de olsa kurtarmak için, şu anda “devletin başı” olan Bahçeli’yi ikna etmeye çabalayacak.

Birincisi çok zor. 

İkincisi ise, makul olmakla birlikte, uzatmalara sadece zaman ekleyecektir. 

Erdoğan’ın can havliyle devlet içine doluşturduğu (kendisini de yemeye hazırlanan) bu kadrolar oraları asla terketmeyecektir artık.

Kuzgun leşe kondu bir kere.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar