10 Nisan fiyaskosu

Ankara rejiminin Cuma gecesi ansızın büyükşehirler için aldığı sokağa çıkma yasağı kararı düpedüz kırımdır. Memleketin alıştığı “hard” türden değil tabii; yasaktan iki saat önce milleti sokağa döküp virüsün katlanarak bulaşmasını garantiye alan “soft” türden bir kırım. Gözle görülmeyen, kulakla duyulmayan cinsinden. 

Bugüne kadar zaten çuvallamış olan salgınla mücadelede bu kararıyla salgını patlatarak tarihe geçecektir rejim. Günün birinde bu rejimden umumî bir hesap sorulursa 10 Nisan 2020 kararı mutlaka listede olacaktır. 

Neresinden tutsan elinde kalan bu kararın rasyonalitesi değil irrasyonalitesi üzerine konuşulabilir ancak. 

Şu ahmaklıklar serisine bakın hele:

Her ne kadar hukukla epeydir işimiz yoksa da, kararın hiçbir hukukî dayanağı yok. Tamamen keyfî emir… İçişleri Bakanı’nın genelgesinin aksine, ne İl İdaresi Kanunu ne de Umumî Hıfzıssıhha Kanunu Bakanlığa ya da Cumhurbaşkanına sokağa çıkma yasağı ilânı yetkisi tanır. Sokağa çıkma yasağı ancak Sıkıyönetim ya da OHAL kanunları kapsamında uygulanabilen ve TBMM onayı gerektiren bir önlem. İçişleri Bakanı’nın açıklamasına göre ise sokağa çıkma yasağı “normal” ve “normal olmayan” diye ikiye ayrılıyormuş. 10 Nisan kararı “normal olmayan” cinstenmiş. Deveye sormuşlar “neren eğri” diye, nerem doğru ki demiş…

Hiçbir büyükşehir belediyesinin, yani ülke nüfusunun yüzde yetmiş beşinin yaşadığı yerleşimlerin yerel yöneticilerinin karardan haberi yok. Yerel yönetimi hiçe sayan bir rejimden onları haberdar etmesi beklenemezdi. Yerel yöneticiler Cuma gecesinden itibaren ne yapacaklarını şaşırmış hâlde oradan oraya koşuşturuyorlar.  

Bir diğer ahmaklık, kapsam, süre ve zamanlama ile ilgili… Neden bütün ülke değil de büyükşehirler? Belli değil. Neden sade iki gün? O da belli değil. Neden Cuma gece saat 10’da da gün içinde değil? Eziyet arzusu gibi duran bu zamanlamanın sebebi de belli değil. 

Bu işten anlayan bütün uzmanlar bütün Türkiye’nin ucu açık şekilde eve kapanması konusunda davul çalarken ne yapacağını bilemeyen ama diğer taraftan da salgının ülkenin üstüne çığ gibi geldiğini en azından hisseden bir rejimle baş başa memleket. 

Bir diğer ahmaklık göz göre göre musibete davetiye çıkarmak. Kimse, aynı veya benzer hatalar her yerde yapıldı demesin. Bir defa iki yanlış bir doğru etmez. İkincisi daha birkaç hafta öncesine kadar benzer hataları yapan ABD, Britanya, Fransa, İspanya, İtalya’nın başına gelenlerden ders çıkaramadı rejim. Halkın hiçbir önlem almadan sokağa çıkmasına, insanların mesafe gözetmeden birbirleriyle irtibata geçmesine göz yuman bu ülke hükümetleri, yaptıkları hataların bedelini şu sırada ödüyor. Ankara ise insanları, bırakın irtibatı neredeyse kucak kucağa gıda kuyruğuna soktu.  

Sonuçta günlerdir uygulanmaya çalışılan yalapşap önlemler belki bir nebze işe yaradıysa 10 Nisan kararı olası olumlu sonuçları birkaç saat içerisinde berhava etti. Bravo doğrusu. Yalan yanlış kararlar, güvenilmez istatistikler, abuk sabuk açıklamalar, yetersiz insan ve tıbbî malzeme eksikliğiyle mâlul salgın mücadelesi şahdı şahbaz oldu.  

Cuma gecesi alınan kararın, rejimin fıtratına uygun rasyonel bir karar olduğunu söyleyenler var. Rejim zaten ve daima kaostan besleniyormuş, insanları kutuplaştırarak kendini var ediyormuş, dolayısıyla bu karar da rejimin kaosseverliğiyle alakalıymış, sonunda rejim kârlı çıkacakmış.  

Bu, rejime insanüstü neredeyse ilâhî bir akıl yakıştırmaktır. Başta 2015’teki organize kitle katliamları olmak üzere, yaratılan sunî kaosun sonuçlarını hesaplayabilen ve her türlü olasılığa katlanmaya hazır o zamanki rejim ile salgının nereye varacağını herkes gibi asla kestirmesi mümkün olmayan bugünkü rejimi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Bu anlamda Cuma gecesi açıklanan karar akıl değil tam bir akılsızlık, rasyonalite değil tam bir irrasyonalite örneğidir.     

Gelelim diğer aktöre, ahaliye. 

AKP çağında kimi zaman israfa varan kitle tüketimiyle tanışan kır kökenli orta sınıf kentliler bu yeni ayrıcalıklarından, yaşam tarzlarından kolay kolay vazgeçmezler. Standart kaybı anlamına gelecek her türlü olasılık ödlerini patlatır, tepkilerini tetikler. Tıpkı birkaç saatlik oruca “açlık” muamelesi yapmak gibi iki günlük sokağa çıkma yasağına da açlık tehlikesi olarak bakarlar. İftar sofralarındaki açgözlülükle Cuma gecesi yaşanan panik arasında bir fark yoktur. 

Açlık muhayyel olsa da olasılığı dahî yeter. Ve tabii bu sadece Türkiye’ye mahsus bir sürü davranışı değildir. Tüketim bağımlısı her toplum, farklı şiddet skalalarıyla, böyledir. Haftalardır alışveriş yapamamaktan hastalanan gelişmiş dünya kitlelerine bakın, kâfi. 

Keza, açlık korkusu her yerde virüs tehlikesinden daha âcil bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar.  Gözle görülmeyen, kulakla duyulmayan, elle tutulmayan salgın, tıpkı iklim değişikliğinin yavaş yavaş ısıran sonuçları gibi, soyuttur. 

Kitlenin bu şekilde tepki vereceğini kestirmek için ise müneccim veya sosyolog olmaya gerek yoktu. Türkiye’de orta sınıf halk tüketim bağımlısı olmuş, kanaatkârlık ve nefs hâkimiyeti gibi kadim davranışları çoktan çöpe atmış, varsılıyla ve ona özenen kalabalıkla, hazcı bir kitle görüntüsü verir. Rejim kitlesinden o kadar kopuk ki, esasen rol modeli olduğu kitlenin davranışlarını dahî kestirmekten âciz artık. 

Sokağa döküleceği, kıran kırana yiyecek içecek almak isteyeceği bariz olan, diğer taraftan bulaşma riskini dikkate almayacağı kesin olan bir kitle karşısında onu panikletmeden, pedagojiyle yönlendirecek, diğer ülkelerde olduğu gibi, kamu otoritesidir. Ne var ki memleketin öngörü, uzgörü ve uzmanlık yoksunu uyduruk kamu otoritesinin otoriteden anladığı sadece sopadır. 

Gelelim mağdur halka. İstanbul’un ve bütün diğer megakentlerin çeperleri, 1960’lardan bu yana süregelen tarımın bilinçli tasfiyesi sonucunda göçmek zorunda kalmış kır kökenli ama köksüz yığınlarla dolu. Memlekette kentleşme oranı yüzde seksenler mertebesinde, kırsalda pek insan yaşamıyor artık. 

Ne vakit kamu otoritesi Cuma günkü gibi bir karar alsa mağdur kitlenin eve ekmek götürme mükellefiyeti tartışması başlar. Kitlenin mağduriyetine işaret edenler için müsebbip rejimdir, devlettir, partidir. Kitlenin veya bireylerin pek bir sorumluluğu yoktur. Oysa sorunun biricik kaynağı rejimse bu kargaşanın baş aktörü de orta sınıf kitledir. 

Kendisine dayatılan ve rejimin meşruiyet devşirdiği tüketim dünyasında, mesele tüketimden birkaç saatliğine feragat etmek olunca ortaya histerik bir tepki çıkar. Bu anlamda orta sınıf kitle bağımlılığının kurbanıdır; rejimin baştan aşağıya yanlış kararının sonuçlarını kendi hayatını tehlikeye atarak katladığı ölçüde de mutlak kaybedendir.  


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.