‘Et ve Tırnak’ siyasetiyle Kuzey Kıbrıs çetelere teslim: Çıkış AB’de

“Türkiye’de ne varsa, sizde de o olacaktır” diyenlerin “dizayn” ettiği “yeni” politika, meyvelerini çok erken vermeye başladı…

AKP’nin geçen Ekim ayındaki “seçim darbesi”nin ardından, siyasetimizdeki artçı depremler, Kıbrıs’ın kuzeyini hallaç pamuğu gibi dağıttı… 

İşin ilginç yanı, AKP buralarda “kendi evlatlarını” da kurban etmeye başladı.

Ankara’ya “biat” edenler, sıranın kendilerine gelebileceğine ihtimal vermiyordu… Ankara’nın “hışmından” muaf tutulacaklarını sanıyorlardı…

Hiç de öyle olmadı…

Asıl “büyük oyun” UBP üzerinde oynandı…

Parti Kurultayı’na Ankara’dan doğrudan müdahale edildi…

“İkinci tur”a kalan iki aday, hafta ortası bir akşam evlerinden alınarak “ikna edildi” ve adaylıkları geri çektirildi…

Ersan Saner yaratılan bu “boşluktan” sıyrılarak “Başbakan” yaptırıldı…

Başlangıçta Saner’in “Ankara destekli” başbakanlığına parti içinden kimse ses çıkarmadı… 

Daha sonraları, başkan adayları kavgaya başlayınca, AKP’deki “Kıbrıs stratejisi uzmanları” bunu keyifle seyrettiler…

Çünkü adaylar arasındaki yarış, kimin AKP’ye daha yakın, kimin daha bir “biat” edeceği, kimin “otur Arap, kalk Arap” politikasını en iyi biçimde yürütebileceği üzerinden şekilleniyordu…

Hemen her adayın AKP içinde sırtını dayadığı farklı güç odakları ve “abi”leri vardı…

Aslında Kıbrıs’la yakından ilgilenenler AKP’nin bu “yurtdışı operasyonu”nda, “Kıbrıs sorunu” bağlamındaki görüş farklılığından çok daha derinlerde nedenlerin olduğunun farkındaydı…

AKP “imkânsızı” talep ederek, çözüm sürecini torpilledi ve Kıbrıs’ın kuzeyini tamamen “arka bahçe” statüsüne hapsetti…

Bu konumu ile Kıbrıs’ın kuzeyi artık “kara para” operasyonlarına, uyuşturucu trafiğine, insan kaçakçılığına “üs” olabilecekti…

Oldu da… 

Hem de bir yıl içinde…

Bir yandan Karpaz’da askeri üs, Geçitkale’de “İHA” projeleriyle “milliyetçi” okşalamalarla TC ve Kıbrıs kamuoyu uyutulurken, arka planda “devlet-siyaset-mafya” ilişkileri buralarda semirdi güçlendi… 

Bir yıl içinde “et ve tırnak” birbirine yapıştı…

Siyasetimizde bugüne kadar görmediğimiz, duymadığımız “ilişki ağı”nı Sedat Peker açıklamasa, ne medyamız, ne siyasetimiz bundan haberdar olacaktı… 

Ne yazık ki, KKTC’nin tüm resmi kurumları bu “kirlenme” karşısında, kendini koruyamadı, itibarı iki paralık oldu…

AKP bir yılda tüm “devlet” mekanizmalarını ele geçirdi. 

Bugüne kadar buralarda görünmeyen TİKA gibi kurumlar eliyle yaşamın tüm alanlarına hükmetmeye başladı…

Bu topraklar bir çırpıda “vatan” olmaktan çıkarıldı… 

Rant kavgalarının mezesi yapıldı…   

Bu yüzden Saner’in “kaset” olayı, yalnızca “siyasal rekabet” olarak ele alınamaz…

İşin içinde Ankara-Lefkoşa bağlantılı “çete”lerin ve derin suç örgütlerinin hesaplaşmaları vardır…

AKP bu topraklarda siyaset kurumu yerlerde sürünen, politikacısının itibarı sıfırlanmış, kurumları çalışmayan bir “mekanizma” oluşturdu ve adına da “devlet” demekten çekinmedi…

Seçtirdiği kişiyi ise pöstekisi çıkana kadar Anadolu yollarında koşturtuyor… 

Kıbrıs üzerinden kendi seçimleri için “siyasal rant” biriktiriyor… 

Ne yazıktır ki Kıbrıslı Türkler bir yıl içinde “et ve tırnak” projesinin kendilerine nelere mal olduğunu yaşayarak gördüler…

AKP burasını “arka bahçe” yaparken, Kıbrıslı Türkleri AB’den uzaklaştırmaya büyük özen gösterdi…

Kıbrıslı Türklerin “ses”inin AB’ye ulaşmaması için yapmadığını bırakmadı…

Avrupa Parlamentosu üyesi Niyazi Kızılyürek geçenlerde gazetecilerle bir araya geldi ve AB’nin en küçük toplumu olan Kıbrıslı Türklerin “özgün kimliğinin” nasıl tehlike altında olduğunu endişe içinde haykırdı...

Kızılyürek, burada yeni vatandaşlıklar verilerek “demografik” yapının bozulmasını Kıbrıslı Türklerin önündeki en ciddi engel olarak görüyor…

AB’nin bu konuda bir şeyler yapmasını istiyor ama Kıbrıs Türk toplumunun da “talepkâr” olması gerektiğine dikkat çekiyor…

Kızılyürek Avrupa Parlamentosu’nda geçirdiği 2.5 yılda bizim siyasi partilerimizden çok daha fazla işler başardı…

“Muhalefet”in yapamadıklarını yaptı…

Burada yaşananları; sayısız soru önergeleri ve mektuplarla Avrupa’daki kurumların gündemine taşıdı…

Avrupa Komisyonu ve AB Konseyi’ne bizim için sürekli başvurularda bulundu… 

Covid19 pandemi sürecinde AB’nin “acil yardım” yapmasında büyük katkıları oldu…

Aşıların temini ve dijital aşı kartları konularında olsun, Yeşil Hat Tüzüğü ve hellim tescili konularında olsun AB’nin dikkatini ve ilgisini canlı tutmayı sağladı…

Ama AKP ve buradaki otorite AB nezdindeki “kazanım”lara sırt çevirdi. 

Kıbrıslı Türkleri AB’den uzaklaştırmayı, sabah akşam AB’ye hakaret etmeyi seçti…

Milliyetçi siyaset Kıbrıslı Türklerin AB’de ve dünyada “görünürlüğünü” örtüledi, yok etti…

Türkiye’ye daha fazla bağımlılığın alt yapısı döşendi…

Oysa Kızılyürek’in dediği gibi Kıbrıslı Türkler AB nezdinde daha fazla talepkâr olmayı, AB kapılarını daha çok zorlamayı denemelidir…

Türkiye ile “et ve tırnak” politikasının bizi kaset skandallarına getirip kilitlediği bir ortamda böyle bir “çıkış yolu” öneriyor Niyazi Kızılyürek…

Bunda da yerden göğe kadar haklıdır…

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.