Katar ve Arap yatırımları konusunda ilk elden tanığı olduğum birkaç anım var…

Bir yakınımla sohbet ederken onun da sonunda Digitürk üyeliğini iptal ettiğini öğrendim. Yeni dönem için bir emeklinin ödemek istemeyeceği yükseklikte bir rakam istemişler; o da “Hadi bana müsaade” deyip ilişkisini koparmış…

Aynı durum benim de başıma gelmişti. Üyeliğimin devamı için ödediğim yüksek meblağı yarı yarıya artırma niyetini kolayca telaffuz eden yetkilisine “Herhalde en uzun süreli üyelik ilişkisi olanlardan biriyim, ama ben bundan sonra yokum” demiştim.

Katarlılara satılıp adını ‘Bein’ olarak değiştirdiğinden beri Digitürk kötü yönetiliyor. Ayrılan ayrılana. Bein’in yöneticileri de, gelirleri azaldığı için, Süperlig takımlarına taahhüt ettikleri meblağı ödemekten kaçınıyorlar.

Birkaç yıl önce, henüz orada en üst düzeyde konum değişikliği yaşanmamış, devletin başında  şimdiki Emir’in babası bulunuyorken, Katar’dan bir davet almıştım. Ülkede kurulacak bir basın merkezinin danışma kurulu üyeliğini üstlenmemi ve yapılacak ilk toplantıya da katılmamı istiyorlardı.

Kurulacak merkez, İslam dünyasının bütününde fikir özgürlüğü ihlallerini yakından izleyecek ve nerede yanlışlık yapılıyorsa onu sergilemek yanında düzeltilmesi için de devreye girecekti.

Daveti kabul ettim.

Merkezde yönetim ve danışma kurulları parlak isimlerden oluşuyordu. Başkan bir batı ülkesinde uzun yıllar başbakanlık yapmış ünlü bir hukukçuydu. Arap dünyasından eski bakanlar, medya grup başkanları, itibarlı yazarlar da görev kabul etmişlerdi. İstanbul’dan Doha’ya Katar’ın milli hava yollarıyla seyahat ederken yanımdaki koltukta New York Times’ın bölge temsilcisi oturmaktaydı. O da Katar’daki merkezde danışmanlık teklifini kabul etmişti.

Katar basın merkezi hayatımda ilişkili olduğum en kısa ömürlü girişim oldu.

Yeni merkezi duyurmak üzere son gün düzenlenen basın toplantısına yönetim ve danışma kurullarında görev alanlar olarak katıldık. Merkezin İslam dünyası medyası için ne büyük bir kazanım olacağı ülkenin gazetecileri önünde değişik ağızlardan ifade edildi.

Soru için kalkan ilk parmak hepimizi şaşırtacaktı. Katarlı bir muhabir, “İyi, ama bu ülkede basın özgür mü?” sorusu eşliğinde bildiği birkaç ihlali sıralayıverdi.

Merkez o gün orada aldığı yaradan sonra bir daha kendine gelemedi.

Toplantının ilk akşamı, merkezi himayesine almış olan Katar Emiri’nin eşi Şeyha Mozah aralarında benim de bulunduğum üyelerden birkaçını yemeğe davet etti. Yemekte Emir, Emir’in eşi ve iyi yetiştiği her halinden belli kızları vardı. Türkiye’den geldiğim için benimle yakından ilgilendiler, her biriyle özel sohbetler ettik. 

Katar’da o toplantı vesilesiyle sadece 72 saat kaldım. Havaalanından başkentin hayli uzağındaki bir tatil köyüne götürüldük; toplantı bitince yeniden havalanına getirildik ve oradan ülkelerimize uğurlandık. Toplantının yapıldığı tatil köyü ile havaalanı dışında Katar’da hiçbir yer görmedim.

Üç gün boyunca, özellikle de ilk gece Emir, eşi ve kızıyla yemek ziyafetinde buluştuktan sonra, zihnim hep “Buraya kadar gelme ve toplantıya katılma zahmetleriniz için diyerek yüklü bir hediye vermeye kalkarlarsa bunu nazikçe nasıl red ederim?” sorusuna cevap aradı.

Neyse ki, bana öyle bir teklifte bulunan olmadı. Toplantıda not almamız için masalara konulan defterden başka o geziden herhangi bir hatıram yoktur.

Yazının burasına geldiğinizde herhalde fark etmişsinizdir: Sanıldığı gibi paralarını sokağa atacak kadar bonkör insanlar değil Katarlılar…

Türkiye ile parasal ilişkilerinde de farklı davrandıklarını düşünmüyorum. Bir tüccar parası söz konusu olduğunda nasıl davranırsa, Türkiye’deki yatırımları konusunda Katarlıların da öyle davrandıklarını sanıyorum.

En son, biliyorsunuz, Varlık Fonu içerisinde bulunan Borsa İstanbul’un yüzde 10 hissesi Katarlılara satıldı.

Hayırlı olsun. Ancak Digitürk’ün başına geleni görünce bu alış-verişin verimli olacağından emin değilim. Birindeki kötü yönetim ötekinde de kendini gösterebilir.

Biliyorum, hemen herkes ülkemizin değerli varlıklarının Katarlılara satılmasını eleştiriyor. Alış-veriş şeffaf olmalı. Hepimiz ne olup bittiğini, hangi varlığın ne kadar değere el değiştirdiğini bilmeliyiz. Böyle yapılan satışlara, Katarlılar aldı diye, itiraz eden çıkacağını sanmam.

Varlık Fonu Borsa İstanbul satışıyla ilgili bilgileri kamuoyuyla paylaşmalı.

Kimi “Oh iyi, ne de olsa İslam kardeşimize satıldı” diye seviniyor, eleştirenler de muhtemelen o sevinci görüp yanlış bir iş yapıldığını düşünüyor.

Her iki düşünce sahiplerine anlatacağım bir hatıram var.

Milli Gazete yayın yönetmenliğim kısa sürdü (1985), boş kalınca bir süre Devlet Planlama Teşkilatı’nda (DPT) çalıştım. Müsteşar Yusuf Özal bir gün Körfez ülkelerinden gelecek, ülkelerinin yönetimiyle akraba bir misafir grupla benim ilgilenmemi istedi. Makam aracıyla şoförünü de emrime verdi. 

Gelen heyetin Ankara’da kaldığı üç gün boyunca sabahtan akşama kadar onların yanından ayrılmadım. İstedikleri randevuları ayarladım. Görüşmelerinde bulundum. Odalarına çekilene kadar otellerinden ayrılmadım. [Daha sonra heyeti İstanbul’a da götürdüm.]

Heyetin ziyaret amacı Türkiye’ye yatırım yapmaktı. Özellikle de o günlerde İstanbul’da sayıları pek az beş yıldızlı otel sahibi olma niyetleri vardı. 

Ankara’da ziyaretine geleneksel Arap kıyafetiyle gittikleri Hazine müsteşarına niyetlerini açtıklarında, daha sonra ANAP’tan milletvekili ve bakan da olan müsteşar, sevincini gizlemedi. 

Şu sözlerle: “Buraya gelen batılı yatırımcılar da otel konusuyla ilgileniyorlar, ama onlar otelin kumarhanesinde, barlarında ne kadar para kazanacaklarını hesap ederek geliyorlar. Biz tabii siz kardeşlerimizi tercih ederiz.” [O yıllarda Türkiye’de kumarhaneler henüz yasaklanmamıştı.]

Oysa heyet başka ülkelerdeki otel yatırımlarının sorumlusu olan yöneticilerini Tunus’tan çağırmış, bir gece önce, yatırım planlarını, onunla, tam da müsteşarın batılı yatırımcıları gözden düşürmek için ifade ettiği ‘kumarhane ve barlardan gelecek kârı’ da hesap ederek yapmışlardı.

Para söz konusu olduğunda yaklaşım pek değişmiyor.

Bu yazı Fehmi Koru'nun blogundan alınmıştır

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.