Anayasa ne diyor, bizde işler nasıl yürüyor? ‘Dış mihraklar’ açısından bir değerlendirme…

‘İstanbul Sözleşmesi’ üzerine yürütülen tartışmaların bazılarımıza kabak tadı verdiğinin tabii ki farkındayım. İstisnasız hepimiz sonuç alınmayacak bir tartışma yürütüyoruz. Bu konuda da ‘atı alan Üsküdar’ı geçti’ deyimini kullanmak mümkün.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan iptal kararnamesi imzalayarak bu konuyu kapattı.

Danıştay’ın ilgili dairesinin kararıyla da karar hukukilik kazanmış oldu.

İtirazcılar konuyu Danıştay’ın daha üst birimine veya Anayasa Mahkemesi’ne götürseler ne olacak? Danıştay’ın ilgili dairesinde olduğu gibi, oralarda da, en kötüsü 3-2’lik oylarla, iptal kararına bir çivi daha çakılmış olacak.

Çoğu insan böyle düşünüyorsa şaşırmam.

Türkiye’de işler bir süredir böyle görülüyor çünkü.

Anayasada, yasalarda ne yazdığından çok, yazılanın siyasette ve yargıda nasıl yorumlandığı önemli.

Siyaset de -hiç değilse siyasetin iktidar cephesi- yargı da Türkiye’de son sözü kimin söyleyeceği konusunda kararlı görünüyor: Cumhurbaşkanı o kişi…

Bunu elbette ben de biliyorum ama işte görüyorsunuz, kendimi tutamayıp konuyu tartışmaya değer buluyorum.

Neden mi?

Adında ‘sözleşme’ (İngilizcesi ‘convention’) sözcüğü bulunan yasal metinler uluslararası bağlayıcılığa sahiptir. Bir uluslararası kurum -sözgelimi Birleşmiş Milletler- bütün ulusları, bütün insanlığı ilgilendiren bir konuda, her ulusu, dolayısıyla herkesi bağlayacak bir metin üzerinde çalışma başlatır… 

İmzaya açılmadan önce itiraz edebilecek ülkeler bilgilendirilip onlardan gelecek teklifler de göz önünde tutularak metin üzerinde gerekli değişiklikler yapılır… 

Son şeklini alan metin devletleri adına yetkili kişiler tarafından imzalanır, ancak yalnızca devletin değil milletin de kabulü olduğunu belgelemek üzere sözleşmelerin parlamentolar tarafından da onaylanması beklenir…

İstanbul Sözleşmesi işte böyle bir metin.

Bütün bu süreçlerden geçti.

Hazırlanmasında Türkiye’den katılımcıların katkıları önemsendiği için metin imzaya İstanbul’da açıldı. Metin bu sebeple ‘İstanbul Sözleşmesi’ adını taşıyor.

Sözleşmenin imzalandığı ve onaylandığı halde tek bir imzayla iptal edilmesi bu yüzden üzerinde tartışılmayı hak ediyor.

Kadınlara şiddeti önleme amaçlı olduğu ve Türkiye kadına yönelik şiddet açısından özürlü bir ülke sayıldığı için, sokaklara taşan tepkilerin bir anlamı var elbette. Ülkemiz kadınları herkesi bağlayıcı bir uluslararası ana metin korunması dışına itilmeye itiraz ediyorlar.

Ancak, Türkiye’nin devlet ve millet olarak, dünya arenasındaki yeri açısından konunun önemi daha da büyük.

Uluslararası antlaşmalar ve sözleşmeler, yukarıda özetlediğim süreçlerle kabul edildiğinde, kabul eden ülkeler açısından mutlak bir bağlayıcılık kazanırlar. Arkasında devlet yanında bir de millet desteği bulunduğu bilindiği için…

Devleti imza yetkisine sahip olanlar temsil eder…

Milleti de parlamentolar…

Türkiye ‘İstanbul Sözleşmesi’nde bu ikili gereği de yerine getirmişti.

İlk imza sözleşmeye Türkiye tarafından 11 Mayıs 2011 tarihinde konuldu; TBMM de sözleşmeyi görüştü ve 24 Kasım 2011 tarihinde onayladı. [Süreç baştan sona AK Parti iktidarında yaşandı.]

Bugün ise tek bir imzayla ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen ülke konumunda Türkiye…

O imza devlet+millet temsilini tek başına üzerinde taşımış oluyor…

Acaba Türkiye’nin bundan önce ve doğal olarak bundan sonra imzalayıp onaydan da geçirdiği uluslararası antlaşmalar ve sözleşmeler konusunda, metinlerin bağlayıcılığı açısından, güvenilir bir ülke olarak görülmesi mümkün mü?

Uluslararası antlaşmaları ulusal yasalardan ve bu arada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını da yerel mahkeme kararlarından üstün tutan bir anayasa maddemiz var (m. 90). Ayrıca aynı anayasada, cumhurbaşkanının yetkileri sayılırken, bu konuda yalnızca “Milletlerarası andlaşmaları onaylar ve yayımlar” yetkisinden söz ediliyor (m. 104). 

Cumhurbaşkanının uluslararası antlaşmaları ‘iptal’ yetkisi?

Yok. Yok ama Danıştay kararıyla var oldu işte.

Peki Danıştay’ın devlet ve millet onayından geçmiş uluslararası bir sözleşmeyi iptalini mümkün kılacak yetkisi bulunuyor mu?

Anayasaya bu soruya cevap verebilmek için baktım. Anayasamız (m. 155)  kurumun yetkisini açıkça belirlemiş.

Okuyalım:

“Danıştay, idari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.”

Uluslararası antlaşmalar konusu Danıştay’ın yetki alanına girmiyor.

Olayı “Yabancılar ne der?” endişesiyle ele aldığım sanılmasın. Dışarıdan ülkemize bakanlar -bunlara ‘dış mihraklar’ da diyebiliriz- çoktandır ülkemizde işlerin nasıl gittiğinin farkındalar ve sanıyorum bundan çok da rahatsız değiller. 

Tek kişiyle muhatap olmak onları rahatsız etmez, rahatlatır bile.

Bunun böyle olması esas bizi rahatsız etmeli.


Bu yazı Fehmi Koru'nun bloğundan alınmıştır. Kaynağına buradan ulaşabilirsiniz

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.