İran’ın 'Çav Bella'sı

Sözlerini anlamasanız da müziğe odaklandığınız zaman, baskıya, haksızlığa direnişin öfke patlamaları ve silah sesleri arasında önüne çıkan her şeyi ezip geçişini hücrelerinizde hissedebilirsiniz. Öyle derin ve sarsıcı bir öfke ki, önünde hiçbir güç duramaz, sarayları-tahtları yıkmadan durulamaz.

19. yüzyılda İtalya’nın kuzeyinde bir işçinin evde bıraktığı karısına duygularını anlatan, müellifi bilinmeyen bu şarkı, II. Dünya savaşında sosyalist-anarşistlerin elinde marş formunda yeniden düzenlenmiş. Sonrasında hemen hemen bütün dünya dillerinde en popüler başkaldırı şarkısı olarak protest müziğin zirvesine yerleşmiş. Şu anda en popüler ve etkileyici versiyonunu İranlı kadınların sesinden Farsça dinleyebilirsiniz. Durdurulamaz, bastırılamaz bir başkaldırının, insanı titreten öfke patlamalarının sesi olarak.

Çav Bella’nın evrensel melodisi ve duygusu ile İran’daki rejime, Orta Doğu’daki benzerlerine baktığınız zaman da karşınıza bütün tarih boyunca dili, ırkı, inancı farklı olsa da baskı teknikleri ve mantığı bütünüyle aynı despot yönetimleri bulursunuz. “Şeriat devleti”, “İslâm cumhuriyeti” veya Müslüman toplumlarda ortaya çıkan bütün baskıcı yönetimler, dünyanın her yerinde tarihte veya günümüzde var olan otokrasilerle aynı soydan geliyor. Bu halklar Müslüman oldukları için baskıcı yönetimlere maruz kalmıyor; tersine baskıcı yönetimler ayrıcalıklarına dini kılıflar aradıkları için, karşınıza “şeriat devleti” gibi dini formlar çıkıyor. Çav bella ne kadar evrensel ise, bu yönetimler de aynı ölçüde genel geçer nitelikteler.

İslâm kisvesi sebep değil, sınırsız otorite arayışının sadece sonucu. Niyetiniz demokratik-çoğulcu bir toplum inşa etmek ise onu da bulursunuz. Osmanlıdaki formülü hatırlayalım: “Millete münafii ise, her maslahatın vech-i şer’isi bittaharri bulunabilir.” (Millete faydalıysa her işin şeri dayanağı araştırılıp bulunabilir.)

İslâm toplumlarında, dini reform veya İslâmcılığın denenmemiş formlarını gündemlerinde tutanların mesafe katetmeleri imkânsız. IŞİD terörü, dinin bir yorumundan çıkmadı; tersine kendi durumlarına dini bir kılıf arayanların ihtiyaçlarından doğdu. Kan döken bir din olamaz; kan dökenler yumurtaya kulp ararken buldukları yoruma da din denemez. Demek ki Müslümanların içinde bulunduğu şartlar değişmeden, salim dini yorumlar geliştirmenin çok fazla imkânı yok.

İslâm dünyası, 19 asır ortalarından itibaren yabancı esareti ve baskısı altında kaldı. Bütün iç dengeleri bozuldu. Kendi devletlerini kurup kendi kendilerini yönetmeye giriştikleri zaman, emperyalizm sonrası çoğalan devletler gibi fırsatçı otokratlara teslim oldular. Aralarında kendi bağımsızlığını hiçbir zaman kaybetmemiş Türkiye’nin, kör topal da olsa demokrasi tecrübesinin bir buçuk asra yayılması bu yüzden tesadüf olmamalı.

Bir ahlâk öğretisi ve öbür dünya inancı olarak bütün dinler ortak paydalar üzerinde yükselir. Dinler siyasetin güç araçlarından biri veya en çok seferber ettiği oyuncağı haline gelince bu ortak paydalar adeta deizme dönüşür; çünkü siyasetçinin dinden talebi değişmez. Protest bir din, kolayca ezilenleri etrafında toplar. İktidarın yanında Ortodoks, iktidara gelince kolayca Katolik, (dini bir hiyerarşiye, din adamlarını bir ruhban sınıfına dönüştüren) bir forma dönüşür. İran rejimi Katolik bir devlet yapısı ortaya çıkardı. Bizde ortodoksiye mecbur olan din görevlileri Katolik bir sınıfa evrilmek için can atıyor; ama protest içerik ortadan kalktığı için var olan güçleri de eriyip buharlaşıyor.

Osmanlı devlet adamları 1839’dan bu yana devleti kurtarmak adına giriştikleri modernleşme hamleleri boyunca dini ikinci plana ittiler. Toplumsal tabanı kolayca elde etmek için devletten hisse talep edenler ise dine yaslandılar. Son 20 yılda ilk defa bu birikmiş dini talepler iktidarda hayat imkânı buldu, protest zenginlik darmadağın oldu. Genel evrensel dini ortak paydalar dışında, Türkiye’de bugünün dini yapılaşmasında İslâmiyete özgü orijinal kimlik özelliklerinin ortadan kaybolması tesadüf değil. İktidarın ihtiyaçlarını karşılayan bir dinin, nihayetinde itibar kaybı olsa da orijinal kimliğini bir kenara bırakması son derece doğal. Vurgulayalım: İslâmî değil, sadece dinî.

İran’daki molla rejimine de aynı şekilde sadece kendi çıkarına hizmet eden bir otokrasi olarak baktığınız zaman, Çav Bella’nın evrensel sesi daha derinden duyuluyor. Yalın-çıplak bir otokrasi, ezilenlerin başkaldırısı ile karşılaşıyor. Başörtüsü, bu rejimin basit bir kontrol aracıydı, bu sefer örtünün altındaki saçlar başkaldırı sembolüne dönüşüyor. Savaş dini alanda değil, iktidarın kök saldığı ve yayıldığı alanda sürüyor.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.