İdlib faciası ardından yapılması gereken...

İdlib'deki hava saldırısında - resmi verilere göre - en az 33 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun hayatını kaybetmesi ve en az 32 askerin yaralanması ile ortaya çıkan yeni durum, Türkiye açısından hiçbir şekilde hafife alınacak, geçiştirilecek, zamana yayılarak soğutulacak türden değil.

Rusya desteğindeki Suriye Hava Kuvvetleri tarafından, aynı gün içinde uçakların hedef alınmasına misilleme amacıyla planlı bir şekilde TSK taburunu hedefleyerek gerçekleştirildiği anlaşılan saldırının bilançosu, adını doğru koymak gerekirse, bir katliamı işaret etmekte.

Onlarca aileyi derin acılara boğan, ülke tarihinde benzerine ancak Birinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşı'nda rastlanacak çaptaki bu olay, Suriye krizinde takınılan tavır ve sergilenen tercihler açısından Erdoğan yönetimini ve muhalefeti bir kez daha yol ayrımına getirmiş bulunuyor.

Ortaya çıkan hazin tablo, sekiz yıl öncesinden itibaren geleneksel Türk dış politikasına taban tabana zıt bir şekilde Suriye'de aktif 'rejim değiştirici' rol üstlenen ve bu yoldaki ısrarı nedeniyle hata üzerine hata yapan AKP ve müttefiği MHP'nin tıkanma noktasına savrulduğunu gösteriyor. Özellikle Suriye politikalarındaki yanlışlıklar silsilesi, genelde de dış politikanın 'militarizasyonu' nedeniyle dünya diplomasi sahnesinde iyice yalnızlaşan Türkiye, bu yönetici kadronun akıldışı tasarrufları yüzünden çok daha derin bir krize sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıya.

Suriye'de - Fırat'ın doğusunda - Rojava'ya düzenlenen ''Barış Pınarı'' adlı sınır ötesi harekât sırasında sorulan soru, aynen İdlib konusunda da geçerli idi uzun bir süredir: Türkiye'nin Suriye topraklarında bulunmasının geçerli, mantıklı bir sebebi var mı? Bu sorunun cevabı ne yazık ki uluslararası camiayı ikna edici bir karşılık bulamadı ve bulamıyor.

Cumhuriyet'in kurucusu Atatürk'ün 'yurtta sulh cihanda sulh' şiarının yerle bir edildiği, en son olarak da bölge ülkelerini umutlandıran ''komşularla sıfır sorunlu siyaset'' doktrininin bizzat Erdoğan marifetiyle çökertildiği son dönemde Türkiye dünyaya pusulasını yitirmiş bir yönetim üzerinden sadece güvensizlik ve kaygı yaymakta.

Suriye konusunda yolun sonuna gelindiği artık anlaşılmalıdır. Ne yazık ki, yönetime damgasını vuran politik tercihler iki boyutuyla Türkiye'nin açmazlarının derinliğini gözler önüne seriyor. Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadığı Rojava'ya yönelik harekât nasıl ki Ankara'yı zihnen kilitleyen Kürt alerjisini simgeliyorsa, İdlib'de 15 bine yakın TSK mensubunun silahlı cihatçı militanlarla iç içe savaşa girişmesi de Cumhurbaşkanı Erdoğan önderliğindeki Milli Görüş'ün Siyasal İslamcılık 'davası'ndaki ısrar ve inadını dünyaya ilan etmekte.

Bu saplantının bilançosu da ortada: Son sekiz yılda giderek iyice militarize olan bir dış politika söylem ve eylemi, ülke ekonomisini derinden sarsan askeri harcamalar, kan, acı, gözyaşı ve yıkım. Türkiye, bir zamanlar Osmanlı'yı batıran hatalı tercihlere benzer bu tavrı hak ediyor mu?

Bu soru üzerinde herkesin düşünmesi ve bu anlamsız savaşın bir an önce son bulmasını talep etmesi gerekir. Dış politikada gelinen iflas haliyle yüzleşmek şarttır.

Hesaplaşılması gereken bir başka boyut da, savaştan kaçarak, 'misafirperver'lik iddiasındaki Türkiye'de yeni bir hayat kurmaya çalışan yüzbinlerce Suriyeli mültecinin, bizzat Erdoğan Yönetimi tarafından hem AB'yi irkiltmek hem de muhalefeti köşeye sıkıştırarak lehine puan toplamak amacıyla piyon olarak kullanılmasındaki ahlaksızlıktır. Cumhurbaşkanı ve yakın çevresi, Balkan Savaşı sırasında Müslüman Osmanlı tebasının veya Yugoslavya Savaşı sırasında Boşnakların yaşadıklarını, maalesef biçare Suriyelilere yaşatmakta beis görmüyor.

Türkiye'nin Suriye konusunda atması gereken adım bellidir: Bu topraklarda hiçbir makul gerekçeye dayanmadan tutulan askerî güçlerini bir an önce geri çekmek. Bunun ardından, tüm gücünü Suriye iç savaşının kurbanları olan mültecilerin Suriye topraklarında insani koşullarda koruma altına alınması için uluslararası camia ve yardım örgütleriyle etkin bir koordinasyon kurmak. Suriye krizinin diplomatik çözümünü teşvik için hem ABD hem AB hem de Rusya ile ortak çalışmaya devam etmek.

Şimdi, muazzam bir medya karartması ve yeni yalan rüzgârları eşliğinde bu katliamın travması sürerken, muhalefet ne yapacak? AKP'nin, Meclis'in toplanmasını ertelemek için elinden geleni yaptığı anlaşılıyor. CHP ve diğer muhalefet partilerinin bir an önce kamuya açık bir Meclis oturumu düzenlenmesindeki ısrarı haklı ve yerindedir.

Ancak İdlib askerî faciasının ardından, anamuhalefete tarihî bir sorumluluk düşüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sorumluluğunu bir kez daha örtbas etmek için yeniden sert bir milliyetçilik söylemine başvuracağı ve muhalefeti kendi yanına çekerek bir tür 'suç ortaklığı' kurgulamaya kalkışacağına kesin gözüyle bakılabilir. CHP ''Barış Pınarı'' harekâtına destek vererek bu tuzağa daha önce düşmüştü.

Alınması gereken ders bellidir: Savaşı körükleyici bir milliyetçilik yarışına girmek kazanç getirmeyeceği gibi, daha fazla kan dökülmesine, daha fazla gencin öldürülmesine de ortaklık ilanı demektir.

İyi Parti'nin tavrı konusunda kuşkularımız var, ama yaşanan bunca trajediden sonra CHP ile HDP ve SP'nin, tam bir kabusa sürüklenmiş olan halka, bu yönetimden memnun olmayan seçmene farklı bir mesaj vermesinin zamanı gelmemiş midir? Meclis toplantısı öncesinde anamuhalefet partisi sıfatıyla CHP'nin belirleyeceği tavır ve tercih, net olduğu ölçüde, Türkiye'nin kendisiyle güven tazelemesini ve umutlarını yeşertmesini sağlayabilir; bu bakımdan tarihî bir yol ayrımından söz ediyoruz.

Aksi istikameti işaret eden her türlü milliyetçilik yarışı veya bulanık söyleme sarmalanan bir yalpalama, Erdoğan Yönetimi'nin ömrünü uzatmaktan, acılara acı eklemekten başka bir işe yaramayacaktır. Gözler bugünlerde bu yüzden CHP'nin üzerinde olacaktır.


© Ahval Türkçe

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.