Kalbimde Hasankeyf’in ağrısı var…

Herkes, dünyanın güneşin etrafında bir tur daha atmasını kutlamaya hazırlanırken, maillere, whatsapp gruplarına yine o imdat mesajı geldi…

“Hasankeyf için bir şey yapalım”

“Hasankeyf için geç değil”

Son gelen imdat çağrısında, son yağışlarla birlikte Ilısu barajının sularının, Tarık Akan’ın 1977 yılında çektiği ‘Nehir’ filmindeki bazı sahnelerin çekildiği yer olan, Dicle kıyısındaki Helenistik döneme ait olduğu bilinen mağaralara vardığını söylüyordu. DSİ Bölge Müdürlüğü yetkilileri, Şubat aylarının başlarında su seviyesinin eski köprüye ulaşacağını belirtmişler.

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi 2006’dan beri mücadele ediyor. Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi 2006 Ocak ayında Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Projesi’ni durdurmak için kuruldu. Aktivistler ve toplam 86 kuruluştan oluşan girişim, Ilısu Projesi’nin bölge için yıkım ve kayıplar getireceği ve toplumun ezici çoğunluğuna yararı olmayacağı için projeye karşı olduğunu açıklıyordu. 

Girişim, 15 yılda birçok etkinlik yaptı, raporlar yayınladı, davalar açtı, defalarca TBMM koridorlarında derdine derman aradı, uluslararası arenadan destek bulmak için uğraştı. Ama hiçbir sonuç elde edemedi. 

Hasankeyf, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girebilmek için aranan 10 kriterden dokuzunu taşıyan tek yer. Hasankeyf’in sağladığı o dokuz kriter şunlardır: 

  1. Yaratıcı insan dehasının ürününü temsil etmesi.
  2. Tarihin belli bir zamanını veya kültürel mekânını, mimari veya teknolojinin gelişimini, anıtsal sanatları, şehir veya peyzaj mimarisinin insani değerler arasındaki etkileşimini göstermesi.
  3. Kültürel geleneğin, yaşayan veya kayıp bir uygarlığın eşi olmayan veya istisnai tanıklığını içermesi.
  4. İnsanlık tarihinin anlamını taşıyan veya temsil eden bir yapı, mimari veya teknolojik topluluğun seçkin örneği olması.
  5. İnsan yerleşimine, toprak veya deniz kullanımına ilişkin bir örnek sunması, özellikle bu örneğin geri dönüşümü olmayan değişimlerin etkisiyle dayanıklılığını yitirmemesi.
  6. Üstün bir doğal mucize ya da istisnai doğal güzellik ve estetik önem arz eden alanlar içermesi.
  7. Dünya tarihinin hayatın varlığı, kara parçalarının ya da önemli jeomorfik ve fizyografik detayların oluşmasında süre gelen önemli jeolojik süreçlerin önemli devrelerini temsil eden örneklerden olması.
  8. Evrensel anlamda devam eden ekolojik veya biyolojik gelişimin örneği olması, veya ekosistem, kaynak su, karaya ait gelişim, hayvan ve bitkisel topluluğun örneği olması.
  9. Biyolojik çeşitliliğin yerinde korunması için bilimsel olarak ve çevre korunması bağlamında tartışılmaz evrensel öneme sahip tehlike altındaki türler de dâhil olmak üzere gerekli pek çok önemli doğal habitata sahip olması.

Hasankeyf’te yapılan üç farklı araştırma ve Dicle Üniversitesi araştırmacılarından elde edilen bir listeye göre, Hasankeyf çevresinde 266 endemik bitki türü olduğu, bunlardan 66 türün GAP ile sınırlı ve 129 türün Türkiye’de ender olduğu tespit edilmişti. Sadece Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bulunduğu tespit edilen 66 türden 44’ünün sadece Dicle havzasında olduğu belirlenmişti. 

Dicle Üniversitesi’nin araştırmasına göre yalnızca Hasankeyf ilçesi ve 12 kilometre nehir uzunluğundaki alanda 123 kuş türü gözlemlenmişti. Bunlar arasında nesli tükenme tehlikesi altında olan küçük kerkenez de bulunmakta. Avrupalı hükümetlere sunulan ÇED raporuna göre Ilısu Projesi, Hasankeyf de dâhil toplam tescilli 289 arkeolojik sit alanını etkileyecek. Bugüne kadar Ilısu bölgesinde sadece 20 sit alanında beş kazı yapıldı; hiç bilmediğimiz arkeolojik veriler, buluntular, sitler gün ışığına çıkarılamadan yok olup gidecek.

Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’nin ve başka kurumların çabalarına rağmen, Hasankeyf için UNESCO’ya başvurmadı. 

Bir keşke de, Hasankeyf ve Dicle Vadisi için, Avrupa Yaban Yaşamın ve Doğal Habitatların Korunması Konvansiyonu’na (Avrupa Konseyi Bern Konvansiyonu) başvurusunun, ancak geçen yıl Kasım ayında, barajın su tutmaya başlamasından sonra, yapılmış olması. Hoş başvurmuş olsaydı ya da başvursaydı sonuç değişir miydi, ondan da emin değilim. Ama işte, en azından içimizde ukde kalmazdı.

Mezopotamya, hep kardeş katlini çok yaşadı. Habil ile Kabil’den, Yunus’un başına gelinlerden bugünlere… İroniye bakın ki, bu sefer de, iktidar, Hasankeyf’i, asırlardır kendine can veren Dicle’nin sularıyla boğarken, onunla yaşıt, ona emsal, dünyanın şu ana kadar bulunmuş en eski tapınakları olduğu sanılan 20 civarı yapı barındıran Göbeklitepe için kutlama törenleri yaptı. 2019 Göbeklitepe yılı ilan edildi.

Böyle eksikliklere rağmen Hasankeyf’i yaşatmak için yürütülen mücadele ekoloji mücadelesi açısından enderdir ve çok önemli bir deneyimdir. 

Ilısu, ya da şimdi gündemde olan Kanal İstanbul Projesi, ya da diğer “çılgın/mega projeler”in temel amaçlarından biri uluslararası kredi kuruluşlarından alınacak fonlarla ülkeye sıcak para akışı sağlamaktı. 

Bu sayede ekonomik büyüme modeli benimsenmişti. Nitekim 1996 yılında Ilısu Projesi’ne finansman sağlamak amacıyla İsviçre, Avusturya, İngiltere, İtalya ve İsveşli şirketlerden oluşan çokuluslu Ilısu Konsorsiyumu’nu (şirketler birliği) kurulması üzerine Avrupa’da toplam on bir sivil toplum kuruluşu (STK) bir araya gelerek Avrupa Ilısu Kampanyası’nı oluşturdu. 

Kampanyada şu kuruluşlar yer aldı: Corner House (İngiltere), The Ilisu Dam Campaign (İngiltere), Kurdish Human Rights Project (İngiltere), Friends of the Earth (İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda), Berne Declaration (İsviçre), Campaign an Eye on SACE (İtalia), Pacific Environment (ABD), World Economy Ecology and Development (Almanya), Medico İnternational (Almanya), NABU (Almanya) ve YXK (Almanya). 

Hasankeyf ve Dicle’nin yaşatılması mücadelesinin en büyük başarısı da bu oldu. Başta Avrupa olmak üzere, Ortadoğu ve dünyanın birçok ülkesinden çevre ve ekoloji hareketleri ile işbirliği yapılarak, fon kuruluşlarının  “ikna edilmesi” ve projeden çekilmesini sağlamak. Kampanya’nın çalışmaları sonucu Avrupalı fon şirketleri konsorsiyumdan çekildi. 

Birkaç yıl sonra, 2005’te ikinci konsorsiyum kuruldu ama, Dicle havzası bölgesinde, İstanbul’da ve Avrupa’da tepkilerin artması sonucu 7 Temmuz 2009’da Avrupalı üç hükümet Ilısu Projesi’ne verdikleri kredi teminatını geri çektiklerini açıkladılar. Kredi şirketleri tarihinde ilk defa, onaylanan bir ihracat kredi teminatının geri çekilmesi yaşandı.

Ocak 2010’da yapılan açıklamayla Ilısu Projesi’nin ihtiyaç duyduğu bütün kredinin ikisi özel (Akbank ve Garanti Bankası), biri kamuya ait (Halk Bankası) üç banka tarafından karşılanacağı belirtildi. Nasıl şimdi, Kanal İstanbul için de “gerekirse milli kaynaklarla yaparız” deniyor ya! 2010 Mart ayında Ilısu barajının, birkaç ay sonra da yeni yerleşke olan “Yeni-Hasankeyf”in inşaatı başladı. İşte o zaman da, “milli kaynaklar”la Ilısu Projesine başlanması ile Hasankeyf’i yaşatmak için o zamana kadar büyük başarı kazanan uluslararası ayaktan mahrum kalındı. 

O yıllar, hatırlanacaktır, Devlet ile Kürt siyasi hareketi arasında görüşme mekanizmasının kurulduğu zamandı. O görüşme masalarında muhtemelen bir sürü konu vardı. Hepsi acil ve önemliydi muhtemelen. Ama bir ekolojist olarak yine de merak ediyorum, 2010’da sürmekte olan Oslo görüşmelerinde, daha sonraki “çözüm süreci” görüşmelerinde Hasankeyf gündeme geldi mi? Pazarlık maddelerinden biri de Hasankeyf olamaz mıydı? Bilmiyorum. 

Ama 2010’dan sonra, uluslararası desteğini yitirmiş olarak Hasankeyf’i yaşatma mücadelesi sürdü. Öyle günlerimiz oldu ki, insanlar öldürülürken üç beş ağacın, tarihi yerlerin yası olur mu dedik. Siyasetin üst konularının baskısı altında ilk elden bırakılan taşlardan biri ekoloji, tarihi ve kültürel miras konusundaki hak arayışları olageldi. Ve şimdi Ortadoğu’nun orta yerinde, ellerinde çekiç, balyoz ve elektrikli matkaplarla IŞİD militanlarının Ninova’da Mezopotamya bölgesinde yaşamış uygarlıklara ait binlerce yıllık heykel, kabartma ve diğer eserlerin bulunduğu Nineveh Arkeoloji Müzesini yerle bir ettikten sonra, Hasankeyf’in sularla yeksan olmasını seyrediyoruz. 

Ahh…

Not: Yazı için Hasankeyf Yaşatma Girişimi’nin yayınladığı linkteki rapordan faydalanılmıştır. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.