Toplumsal barış ve demokrasi için ‘Genel Siyasi Af’ şarttır

Türkiye’de yargı uzunca bir süredir yürütmeye göbeğinden bağlı. Mahkemelerin özellikle siyasi davalarda tarafsızlıklarını kaybettikleri uluslararası raporlarda artık sıradan bir vurgu olarak tekrar edilip duruyor. 

Yargı hergün yeni bir kararla adalet yerine yeni bir sorun üretiyor. Ürettiği sorun ise insanların canlarına, özgürlüklerine ve mallarına yönelik kalıcı ve yıkıcı etkiler içeriyor. Bu yüzden görmezden gelmek, yandaş veya muhalif olmak artık yargıdan gelen tehditlerden sakınmak için bir anlam ifade etmiyor.  

Yargının ürettiği sorun o kadar çetrefil bir hal aldı ki, geçtiğimiz günlerde AKP’ye yakınlığı ile bilinen ve şu andaki sorunun temel materyalleri olan ceza kanunlarının mimarlarından İzzet Özgenç de mahkemelerden umudunu kestiğini açıkça dile getirdi. 

Özgenç, yarı af yasası niteliğinde bir taslak metin hazırlayıp internet sitesinde kamuoyuna duyurdu. Taslağın tanıtımı ile ilgili açıklamasında şöyle konuştu:

“Gelinen nokta itibarıyla, bir kanuni düzenleme yapmadan, bu beklenti ve uzlaşmanın münhasıran yargı kararlarıyla sağlanması imkansız hale gelmiştir.”

Görüldüğü üzere sadece muhalifler değil, toplumun geri kalan kesimi de özellikle siyasi davalarda yargının çözüm üretemeyeceğine kesin kanaat getirmiş durumda. 

  • Yargının dengeli, çok sesli yapısı bozulmuştur. 

Türk yargı sistemi uzun yıllar tüm eleştirilere rağmen kendince bağımsız ve tarafsız bir duruş sergilemişti. Bunun yegane sebebi yargıyı oluşturan insan kaynağının heterojen yapısıydı. 

Kitabın ortasından konuşmak gerekirse yargıda Alevi-Sünni, sağcı-solcu, indar-Kemalist, Karadenizli-Ankaralı gibi memleket, inanç ve ideolojik açıdan her türlü gruptan hakim ve savcılar bulunmaktaydı. 

Tıpkı toplumun geri kalanı gibi. 

HSYK’da oluşan çoğunluğa göre veya siyasi konjonktüre göre bu gruplar arasında bazıları zaman zaman öne çıkabiliyordu. Sulh Ceza Hakimlikleri gibi “kapalı devre” sistemler yoktu. Kıdeme ve mesleki tecrübe ve bilgi birikimine mutlak bir şekilde saygı gösterilirdi.  

17/25 Aralık 2013’de yapılan yolsuzluk, rüşvet ve uluslararası terörün finansmanı konularını içeren soruşturmalar sonrasında, bilindiği üzere, Erdoğan ve AKP yargıda tasfiye sürecini başlattı. 

2014 Ekim ayında yapılan HSYK seçimi ile Erdoğan, yargı üzerinde tereddütsüz bir şekilde hakimiyet sağladı. 

15 Temmuz’da yaşanan şaibeli ve traumatik vaka, Erdoğan’a “Tanrı’nın lütfu” oldu. Erdoğan bu “lütfu” öyle bir fırsata çevirdi ki artık hedefinde sadece “cemaatçi hakim savcılar” değil, tüm muhalif hakimler ve savcılar vardı. 

15 Temmuz öncesi adli ve idari yargıdaki 16.000 olan hakim savcının 5000’i  OHAL döneminde tasfiye edilmiştir. Bugün 22.000 hakim ve savcı bulunmaktadır. Tasfiye edilenlerin iki katı yeni hakim ve savcı alınmıştır. 

Bunların nasıl seçildiği, kendilerinden nasıl tarafsızlık ve adalet beklenemeyeceğine dair medyada pek çok şey yazıldı çizildi. 

Artık AKP yargıda sayısal ve ideolojik üstünlüğü ele geçirmiş durumdadır ve yargının eski heterojen ve dengeli yapısına ulaşması için uzun yıllar geçmesi gerekmektedir.

  • Tüm yargı merciileri hukukun üstünlüğünden uzaklaşmıştır. 

Yargı organlarının hukukun üstünlüğüne olan bakış açısı da kendisinden adalet beklenemeyeceğini göstermektedir. Siyasi davalarda yargı Erdoğan ve AKP’den yana taraf durumdadır. Bunu da gizlememektedir. 

Savcılar - resmi rakamlara göre - bir buçuk milyon yurttaş hakkında “terör örgütü üyeliği”, “propaganda” gibi suçlardan soruşturma açmıştır. 

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve yerel mahkemeler, temel hak ve özgürlükleri koruma altına alan uluslararası sözleşmeleri, Anayasa ve yasaları tanımamaktadırlar.  

Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala, tahliye kararlarını önlemek için, tamamen siyasi gerekçelerle, suç uydurularak, suç oluşturmayan eski tarihli vakalarla ilgili yeniden soruşturmalar açılarak tekrak tekrar tutuklanmışlardır. 

Demirtaş ve Kavala’nın yargılama süreçleri mahkemelerin ve savcılıkların uluslararası arenada gündem olmuş vakalarda dahi hukuktan yana değil, siyasetten yana olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. 

Türkiye’de gelinen noktada Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını, Ağır Ceza Mahkemeleri ve savcılıklar Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa insan Hakları Mahkemesinin kararlarını tanımadıklarını kimi davalardaki gerekçeli kararlarında açıkça ifade etmişlerdir. 

Kendilerinden aşağıda olan tüm yargı merciilerini bağlayacak şekilde içtihat üreten özellikle yüksek mahkemelerin bu tutumları tam anlamıyla kalıcı etkileri olan kaos yaratmıştır. 

  • Yargı zulmün aracı oldu.

Türkiye’nin yakın ve uzak geçmişinde hukukun askıya alındığı zamanlar olmuştur. Bu dönemlerde öldürme, kaybetme ve işkence gibi vahim insan hakkı ihlalleri yaşanmıştır. 

Ama hiçbirinde yargı o zulümlerde şimdiki gibi aktif rol üstlenmemiştir. 

15 Temmuz sonrası hakimler ve savcılar eliyle işkenceler yaşanmıştır. Savcılar odasında adam dövdürmüş; polislere, insanlara işkence yapmaları için talimatlar vermiştir. 

Savcılar, hakkında hiçbir iddia olmayan, yıllardır Türkiye’de yaşamayan insanlar hakkında sırf MİT istedi diye yakalama emirleri çıkarmış ve uluslararası insan kaçırma süreçlerine dahil olmuştur. 

Geçtiğimiz günlerde  Cemaat bağlantısı iddiasıyla dördüncü evre kanser hastası olan  Ayşe Özdoğan’a  silahlı terör örgütü üyeliğinden 9 yıl 6 ay hapis cezası verildi ve hapiste öleceği gün gibi ortada olmasına rağmen cezaevine gönderildi. 

Üstelik bu kadın hakkında ileri sürülen suç delilleri ile ilgili Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Keyfi Tutuklama Çalışma Grubu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi mercilerin emsal nitelikte kararları olmasına rağmen bu kararlar görmezden gelindi. 

İsmi işkence, insan kaçırma uygulamalarına karışan hakim ve savcılar Adalet Bakanlığında, Yargıtay ve hatta Anayasa mahkemesinde görevlendirildi.

Yargı bu haliyle bırakın adaletin tesis edilmesini, kendi suçlarını örtmek için her gün yeni bir suç işleyerek durumu daha içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir. 

  • Toplumsal barış ve demokrasiye giden yol genel siyasi aftan geçmek zorundadır. 

Dünya tarihinde diktatörlük ve siyasi çalkantı dönemlerinden çıkıp demokrasiye dönüş yapan ülkelerin bir çoğunda ilk adım olarak siyasi genel aflar çıkarılmıştır. Bu tespite İspanya örnek olarak gösterilebilir. 

Franco’dan sonra ilk yapılan işlerden biri siyasi genel af çıkarılması olmuştu. Ülke bir anda düze çıkmadı, ancak özgürlük kalıcı bir demokrasiyi doğurdu.

Yakında 100’üncü kuruluş yıldönümünü kutlayacak olan Türkiye, “temiz bir sayfa” için siyasi bir genel affa mecburdur. 

Yargının durumu ortadadır. 

Ülkeyi hukuka, adalete yaklaştıracağına her gün daha da uzaklaştırmaktadır. 

Şu anda muhalefette bulunan partiler siyasi bir genel affı ısrarla istemelidirler. Bu, 17–25 Aralık’tan bu yana kendilerinin üzerine yapışan “zulme ortaklık” lekesinden temizlenmeleri için de çok önemli bir fırsattır.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.