Erdoğan’ın açmazı: Hem hukuk tanımayıp hem para nasıl bulacak?

Avrupa Merkez Bankası’nın Türkiye Merkez Bankası ile swap anlaşması yapmayı reddetmesi kimseyi şaşırtmadı. Çünkü beğenin veya beğenmeyin Avrupa kültürü bir bütündür.

15 Temmuz’dan bu yana Türkiye konusunda ağır aksak bile işlemeyen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çok fazla suya sabuna dokunmayan kararlarını bile uygulamazsanız, Avrupa Merkez Bankası’ndan da swap hattı alamazsınız. 

Keyfi ülke yönetimi, keyfi ekonomi yönetimi demektir. Parayı yöneten merkezler Türkiye’ye verilecek herhangi bir kaynağın yol, şehir hastanesi olarak yandaş müteahhitlere aktarılacağını, Türkiye ekonomisini güçlendirmeyeceğini bile bile milyarlarca dolar veya Euro’yu Ankara’ya akıtır mı? Amerikan Merkez Bankası gibi Avrupa Merkez Bankası da 'hayır' der elbette. 

Türkiye, Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerini başlattığında, ardı ardına hukuk reformları yaptığında, bugün unutulan AİHM kararlarını üst hukuk metni olarak kabul ettiğinde ülkeye para da, doğrudan yabancı yatırım da artmıştı. Bugün tam tersi oluyor ve Erdoğan yapay gündemler yaratarak bu gerçeği örtmeye çalışıyor ama nafile...

Çünkü bu işin standardı bellidir. Sadece ülkeler için değil, şirketler için de. Ekonomisi sağlıklı işleyen, bankacılık sistemi iyi-kötü denetlenen ülkede bir şirket bankaya kredi talebinde bulunduğunda nasıl muameleye uğruyorsa, devletler de aynı muameleye uğrar piyasa ekonomisinde. Kimseye jeopolitik önemi nedeniyle muafiyet sağlanmaz, hele bu kaynağı savaşlarda, maceralarda çarçur etme niyeti varsa…

Türkiye’nin acil dış desteğe ve doğrudan yabancı sermaye yatırımına ihtiyacı var. Bunun yolu da belli. 2002-2010 Türkiyesi’nde yaşananlar hukuk ve demokrasisinin güçlendiren bir Türkiye’nin nasıl refah ve huzura ereceğini göstermişti, yeni yol aramaya gerek yok. Hukuk ve tam demokrasiye dönmeyen Türkiye’yi bekleyen tek yol yüksek faiz, artan yoksulluk ve kaçınılmaz iflastır.

3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı’ndan bu yana gerçek değişmedi, bu ülkede demokratik değişim kendi iç dinamikleriyle gerçekleşemiyor. Her zaman bir dış itici güç gerekiyor. Sultan Abdülmecid, Tanzimat Fermanı’nı rüyasında eşitlik, adalet gördüğü veya vahiy geldiği için ilan etmedi. Osmanlı hazinesi iflas ettiği, Batılı güçlerle askeri olarak baş edebilmek için kaynağa ihtiyacı olduğu için etti. O gün geçerli olan kurallar neredeyse bugün de aynen geçerli:

●    Tüm vatandaşların can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması,
●    Yargılamada açıklık, hiç kimse yargılanmadan idam edilemeyecek (Hukuk devleti özelliğini yansıtır),
●    Vergide adalet,
●    Erkeklere dört yıl mecburi askerlik,
●    Rüşvetin ortadan kaldırılması,
●    Herkesin mal ve mülküne sahip olması, bunu miras olarak bırakabilmesi. (Özel mülkiyet güvence altına alındı. Müsadere kaldırıldı.)

Aradan geçen 200 yıla yakın zaman zarfında Türkiye’nin bir adım ilerlemediği ortada, Batı’nın o gün istediği düzenle bugünkü arasında uçurum yok ki, unutmayın bu ülke idamı da ancak Batı’nın baskısıyla kaldırdı.

Bugün de Batı’nın Türkiye’den talebi maalesef değişmemiştir: Can ve mal güvenliği, yargı reformu, rüşvetin ortadan kaldırılması ve ekonomi yönetimi başta devlet organizasyonunda liyakatın esas alınması. 200 yılın ardından gelinen noktanın aynı olması iç yakıcı ama gerçek bu. 

Erdoğan yönetiminin bu talepleri kabul etmesi mümkün değil. Türkiye bugün, Gökhan Bacık’ın Gidişat programında vurguladığı gibi Kürtler, İslamcılar ve Seküler-Kemalistler olmak üzere üç millete bölünmüş durumda. Bu üç kesim, ülkenin ve halkının refah ve mutluluğu için demokrasi ve hukukun üstünlüğü esasının temel olduğu konusunda anlaşamadığı sürece bu bataktan çıkılamayacak.

Ekonomik kriz büyük patronlar dışında AKP elitinin canını yakmaya, Konya’da, Kayseri’de derinden hissedilmeye başlayıncaya kadar Ankara kılını kıpırdatmayacaktır. Suriye’den Irak’a, Libya’dan Somali’ye kadar gücünü zorlayan bir coğrafyada savaşlara girişmiş olan Türkiye’de aklı selimin galip gelmesini beklemek gerçekçi de değil açıkçası çünkü bu tablo sadece İslamcıların değil, sekülerlerin de desteğine sahip.

Erdoğan’ın bu ortamda dönüp İş Bankası hisselerine yeniden göz koyması, uluslararası bankacılık sistemi ve para merkezlerindeki rahatsızlık ve güvensizliği daha da artıracak. Bu gelişmenin Türkiye için tek faydası, CHP’nin bankası olan, kredi dağılımda etkili bir parti olmaktan çıkıp gerçek bir siyasi partiye dönüşmesini sağlamakta olabilir belki.

@Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.