Foreign Policy: 'Erdoğan gitmeden Türkiye'ye yatırım gelmez'

Türkiye‘nin ekonomisini yeniden rayına oturtabilmesi için kamuoyunun hoşuna giden bir konuşmadan veya bazı dostlarını başkalarıyla değiştirmekten çok daha fazlasını yapması gerektiği belirtiliyor.

Shlomo Roiter Jesner imzasıyla Amerikan Foreign Policy dergisinde yayınlanan makalede IMF yardımı ya da Türk Lirası’nın Euro ya da Dolar’a sabitlenmesi gibi Türkiye’nin gururunu zedeleyecek önlemler alınmadan Türk ekonomisinin içinde bulunduğu krizden kurtulmasının çok zor olduğuna vurgu yapılan makalede bu tür adımların atılmasının ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan koltuğunda oturduğu sürece zor olduğuna işaret ediliyor. 

Gelişen piyasalar içinde bu yıl açık ara en kötü performans gösteren ülke durumundaki Türkiye’nin ekonomik istikrarsızlık içinde bulunduğunun sır olmadığının altı çizilen makalede, uzun vadede piyasaların istikrara olumlu tepki verdiği, ölçüsüzlük karşısında ise çöktüğü aktarılıyor. Makalede piyasaların olumlu haberlere de kısa vadede olumlu cevap verme eğiliminde oldukları, ancak bu tür haberlerin gerçekçi bir faydaya yol açma olasılığının düşük olduğuna vurgu yapılıyor. 

“Dolayısıyla, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 11 Kasım’da Türkiye’yi yeni bir ekonomik rotaya çekme taahhüdünün Türk lirasını dolar karşısında neredeyse bir aydır en yüksek seviyesine çıkması şaşırtıcı olmadı“ denen makalede Erdoğan’ın açıklamasının, Türkiye Merkez Bankası Başkanı’nın görevden alınması ve damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın görevden alınması da dahil olmak üzere, Türk ekonomi yapısındaki sarsıntının hemen ardından geldiğine işaret ediliyor. 

Makalenin devamında ise şunlar kaydediliyor:

“Yatırımcılar bu haberi büyük bir coşkuyla karşılasa da, Citi ve Societe Generale gibi bankalar bir süredir ilk kez liraya bakış açısını iyileştirse de, ihtiyatlı olmak için bir neden var. Türkiye ekonomisini tekrar rayına oturtmak gerçekten uzun bir yol ve son birkaç yıldaki komplocu parmak işaretleri ve güç politikalarının yönlendirmediği tutarlı bir ekonomik politika gerektiriyor.

Ayrıca, dış politika maceracılığını ve özellikle de Türkiye'nin en büyük ticaret ortağı Avrupa Birliği ile ilişkilerini ciddi şekilde lekeleyen Doğu Akdeniz'deki saldırganlığını dizginleyen bir hükümete ihtiyaç duyacaktır. Türkiye'nin AB-Türkiye gümrük birliği kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal etmesi sonucunda ticaret önemli ölçüde azalmıştır.”

Türk dış politikasındaki kararların da benzer şekilde Türkiye pazarına para yatırma konusunda yaygın bir isteksizlik yarattığı, yakın tarihteki bir Santander yatırım raporunda, "artan huzursuzluk ve siyasi çatışmanın" yanı sıra "Suriye ve Irak'ta güvenlik riskini artıran çatışmalara yakınlık/maruz kalma" konusunda uyardığının da altı çizilen makalede yalnızca önemli ve somut değişikliklerin, yatırımcıların ülkenin ciddi mali açığını çözme ve ülkenin ihtiyaç duyduğu doğrudan yabancı yatırımı geri getirme becerisine olan güvenini geri kazandıracağına işaret ediliyor.

Türkiye ekonomisinin bugünkü durumu göz önüne alındığında, gelişmekte olan pazarlarla ilgilenenler için bir zamanlar cazip bir seçenek olduğunu unutmamak gerektiğine de vurgu yapılan makalede, “Ancak Erdoğan'ın 17 yıllık kötü yönetimi yabancı parayı kaçırttı. Bu, özellikle istatistiklerin Ocak ve Haziran ayları arasında Türk hisse senetlerinden 8 milyar dolardan fazla yabancı yatırımın çekildiğini gösteren Türkiye Merkez Bankası Haziran raporunda açıkça görülüyordu. Türk menkul kıymetler borsasındaki toplam yabancı yatırımı şu anda 2013 yılında kaydedilen 82 milyar doların dörtte biri seviyesinde. Yatırımcıların güvenini aşındıran tedbirlerin yanısıra özel teşebbüslere el konulması ihtimali gibi serbest piyasayı zayıflatan önlemlerin yanı sıra, Erdoğan'ın 2018'deki güç konsolidasyonundan bu yana Türkiye ekonomisine dış müdahaleye yönelik düşmanca tavrı ve aceleci ekonomik açıklamalar da bu yöndeki endişeleri artırıyor” deniyor.  

Hükümetinin politikaları ile Türkiye’nin ekonomik çöküşü arasındaki herhangi bir bağlantıyı reddeden cumhurbaşkanının temel ekonomik ilkelere dair ilkel anlayışı saçma sapan sınırlara ulaştığı da yazılan makalenin sonunda şu görüşler dile getiriliyor:

“Faiz lobisi” gibi Türkiye’nin görünmez düşmanlarından bahsederek tartışmaları alevlendiren Erdoğan, daha yüksek faiz oranları, devlet tahvili çıkarılması, para biriminin devalüasyonu ve enflasyon oranlarını düşürmek isteyen ülkeler tarafından uygulanan diğer genel kabul görmüş para politikalarını savunan bankacıları işaret etti. Acilen faiz yükseltilmesi gerekirken (Türkiye’nin enflasyon oranı neredeyse yüzde 12’dir) Erdoğan bu yoldan ayrılmadı. 

Bütün bunlardan şunu anlıyoruz: Erdoğan'ın yedekte beklettiği rota düzeltmesi için fazla heyecanlanmayın. Büyük olasılıkla Türkiye’nin gerçek ihtiyaçlarını yansıtmayacaktır. Genel olarak, serbest piyasalar, Erdoğan'ın politikalarını eleştiren gazetecilerin geniş çaplı hapse atılması; ekonomik manipülasyon; muhaliflerin kamu hizmeti, akademik camia ve adalet sisteminden tasfiyesi gibi Erdoğan'ın tekrar tekrar sergilediği otoriter eğilimlerle bir arada bulunmaz.

Kurumlarının bağımsızlığının ahbap çavuş ilişkileriyle zayıflatıldığı, halkının bir gecede liranın değer kaybedeceği korkusuyla birikimlerini yabancı para olarak biriktirdiği ve dış borcun GSYİH'nın yüzde 50'sinden fazla bir ülke gerçek reform yolunda olamaz. 

Bu nedenle Türkiye ekonomisinin restorasyonu bir konuşmadan veya bazı dostlarını başkalarıyla değiştirmekten (yeni atanan Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, hem Erdoğan'ın yakın sırdaşları, hem de iktidar partisinin üyeleridir) çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır. 

Kısa vadede – Lira’yı Euro ya da Dolar’a sabitlemek ve IMF kurtarma planını düşünmeye istekli olmak gibi - Türkiye ekonomisini tekrar rayına oturtmaya vesile olacak ancak Türkiye'nin ekonomik gururunu zedeleyebilecek önlemleri almak gerekecektir.

Bunların hiçbiri, özellikle de Erdoğan'ın patronaj odaklı ekonomisine son vermesini gerektirecek uluslararası kurtarma fonlarının kabulü gibi durumlar Türkiye’nin güçlü adamı ayrılmadan önce olmayacaktır. 

İkinci dönem başkanlığı 2023'te sona erecek olsa da, Türk anayasasının yaratıcı yorumları, öngörülebilir gelecek için etkili ekonomik reformları geciktirerek bu takvimi uzatabilir.

Bu alternatif çözüm, Türkiye'nin IMF'den önemli miktarda kredi almasına yol açabilir ancak bu kesinlikle şeffaflık gereklilikleri, aşırı devlet bürokrasisinin kesilmesi ve kredi sınırlamaları ile birlikte gelir, ki Erdoğan’ın teşvikiyle Batı’yı ülkelerinin ekonomik sıkıntılarından sorumlu olarak görmeye başlayan destekçi tabanı ve Erdoğan’ın gururu için kabul edilemez bir durumdur. 

Diğer bir alternatif finans kaynağı ise Çin veya Katar gibi nakit akışı olan ülkeler olabilir. Erdoğan, Batı karşıtı söylemine rağmen, 'ekonomik olmayan nedenleri ve doğuya doğru bir dönüşün Türkiye’nin Brüksel ve Washington’daki müttefikleriyle zaten gergin olan ilişkilerini olumsuz etkileyeceğini biliyor.”