Türkiye’de modern devlet neden bir türlü kurulamadı?

Türkiye gündeminde iki önemli konu var.

Birincisi, dördüncü evre kanser teşhisi konulmuş Ayşe Özdoğan’ın cezaevine konulması.

İkincisi, devletin yurt sathında bakkallar kurmaya karar vermiş olması.

Birisi adalet diğeri ekonomi alanındaki bu iki uygulama haklı olarak bazılarını üzüyor, bazılarını da kızdırıyor.

Ancak farklı alanlarda olsa bile bu iki gelişme esasen Türkiye’de daha pek çok başka sorunu yaratan temel bir sıkıntıdan kaynaklanıyor:

Bütün uğraşılara rağmen Türkiye’de modern bir devlet kurulamadı.

Bazı akademisyenlerin Türk modernleşmesi üzerine neredeyse stadyumdaki taraftarlar misali, tezahürat eder gibi yaydığı övgülere kapılmamak gerekiyor.

Türkiye modernleşmesi, en kritik konu olan modern devlet yaratma konusunda başarısızdır.

Şöyle düşünün. 1839 Tanzimat ile başlayalım. Aradan 182 yıl geçmiş.

Ülkede güçlü bir parlamento yok. Doğru dürüst bir anayasa ve anayasa hukuku geleneği bile yok. Bir mafya liderinin ifşaatlarına karşı ayağa kalkacak bir tane bile savcı yok.

Modern devletin temel bir özelliği olan devletin kurumsal niteliğinin yönetenlerin kişiselliğinden ayrılması ilkesi bile sallantıda.

Modern devletin olmazsa olmaz özellikleri alanında Türk modernleşmesi sathi, kâğıt üzerinde bir sonuç üretebilmiş.

Bazılarının, dünyanın daha perişan ülkelerine bakarak bu müflis modernleşme tecrübesini başarılı sayması tamamen bir optik yanıltmaca.

Piyasayı ele alalım. Türk devlet geleneği bir türlü bu piyasa denilen şeyi kavrayamadı. “Marketler kurulacak, kur!” emir silsilesi ile ekonomik sorunların üstesinden gelmeye çalışılması bunun en son örneği.

Açıkçası ‘görkemli’ Türk devlet geleneği, ‘emir demiri keser’ anlayışı ile piyasaya da biçim verebileceğini düşünüyor.

Daha endişe verici olan, muhalif yurttaşlar dahil ekonomik sorunları yorumlayanların “aracılara” küfretmesi, hatta “bu işleri devlet yapmalı ah!” temennisini sık sık dile getirilmesi.

Dikkatle bakınca hem devletin hem ahalinin, piyasayı, aracıyı, tüccarı, komisyoncuyu, nakliyeciyi pek sevmediğini anlıyoruz.

Anlaşılan herkesin gönlünde yatan aslan şu: Devlet bu işleri üstüne alacak. Tarladan domatesi toplayıp hane halkına ulaştıracak. Herkes mutlu olacak.

Belli ki herkesin gönlünde modern zamanlar öncesinden kalan bir “tesanüdçülük” yatıyor. Bu geleneksel saplantılar, öte yandan piyasa ekonomisini eleştiren sosyalizm gibi modern bir muhalefet de üretmiyor.

Aynı biçimde devletle hukuk arasında modern bir ilişki kurulamıyor. Türkiye’de bugün hukuk fiilen geleneksel anlayıştaki “adalet dağıtmak” anlayışı ile işliyor.

Halbuki modern devlet bir adalet dağıtıcısı değildir. Adalet organları ile yürütme bir anayasal denge üzerine işler. Devlet bir adalet dağıtıcısı değildir, aksine sıradan bir yurttaş gibi adalet sistemine muhtaç ‘sıradan’ bir aktördür.

Hal böyle olunca Türkiye’de hukuk son tahlilde büyük ölçüde idari bir alandır. Ancak aynı şekilde ekonomi de idari bir alandır, üniversite de hatta medya da.

Bütün bu alanların devletin idari bir alanı haline gelmesinin kök nedeni de yukarıda belirttiğim üzerine modern bir devlet kurulamamış olmasıdır.

Türk devlet geleneğinin katır inadı ile modernleşmeye direnmesinin sonucu ise hukuksuzluk ve fukaralıktır.

Şöyle izah edelim. The Economist tarafından yapılan Dünya Güvenlik Endeksi’nde 113 ülke taranıyor. Burada Türkiye 2020 yılı verilerine göre 47. sırada.

Mealen bu şu anlama geliyor: Türkiye’de kalabalık bir kütle hayatın akışı içinde tam doymamaktadır, hatta aç kalabilir.

Peki şu soruyu açıkça soralım:

Türkler beceriksiz bir millet mi? Neredeyse 200 yıldır işleyen bir piyasa ve hukuk düzenini neden kuramıyor?

Bu sorunun cevabı şudur: Türk devlet geleneği değişmemekte direnmektedir.

Yüzeysel bazı reformlara rağmen devlet-merkezli bir hayatı dayatmakta, bunun sonucunda ise Türkler ekonomiden bilime, oradan hukuk ve demokrasiye, ikinci sınıf bir millet olmaya mahkûm kalmaktadır.

Dolayısı ile sorunun özü yanlış biçimde övünülen Türk devlet geleneğinin ta kendisidir.

Bu değişmediği sürece bazı konjonktürel – ve yine elbette yüzeysel – değişim süreçleri dışında Türkiye hukuk, gelişme ve demokratikleşme sorunlarını asla çözemeyecektir.

Kanser hastası Ayşe Özdoğan’ın da şu hâlde hapishaneye konulması da aynı inadın sonucu. Bu inadın kökeninde iktidarı için onlarca bebeği vahşice öldür(t)mekten çekinmeyen Sultan Mehmet’e kadar giden bir süreklilik yatıyor.

Türkiye siyasetinin bugün ana sorunu, Erdoğan iktidarının gidip gitmeyeceğidir.

Ortada bu kadar sıcak ve güncel bir soru varken bütün siyasal ve toplumsal enerjinin bu konuya harcanacağı bellidir.

Ancak bu tartışmalar ve sonrası eğer Türk devlet geleneğini değiştirmeyecekse beş yıl veya on yıl sonra yine aynı noktaya gelinecektir.

Az çok Türk siyasi tarihi okuyanlar 1854 Kırım Savaşı sonrası iflastan beri Türkiye’nin bu kısır döngü çemberini nasıl çevirdiğini bilir.

Bu açıdan büyük risk şudur:

Erdoğan iktidarı, içinde türlü patolojiler ve çağdışılıklar barındıran Türk devlet geleneğini neredeyse yüceltmiştir. Ancak benzer bir durum, muhalif bazı partilerin ideolojilerinde aynen gözlemleniyor.

Modernleşemediği için esasen demode ve içinde alenen ilkel bazı tarz-ı telakkiler barındıran Türk devlet geleneğini bazı muhalifler de en az Erdoğan gibi kutsamış vaziyette.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.