Demirkıraaasi… (a’lar söylenirken üç elif boyu uzatılacak!)

Eskiden, köyünün dışına çıkamadan soluğu asker ocağında almış Anadolu’nun yabanıl çocukları, (ki bakmayın, şimdilerde onlara ana kuzuları filan deniyor, oysa o vakitler adları ya balta idi, ya kıro, yahut kel nefer) atış esnasında merminin namluyu terk ederken çıkardığı alevi gizlesin diye tüfeğin ucuna takılan bir aparatın telaffuzunu, talim yerlerinde “alefortanfoni” diye avazlarının çıktığı kadar bağırarak öylesine bir tekerlemeye çevirmişlerdi ki, onun “alev örten huni” demek olduğunu artık ne duyanlar anlarlardı, ne de kendileri bilirlerdi.

Haykırışlarla dillendirdikleri, ne anlama geldiğini bilmeyecekleri ve anlamayacakları, papağanca bir “alefortanfoni”ydi yalnızca, o kadar!

Durum demokrasi için de aynen böyledir!

Büyük savaştan sonra, 1950’lere doğru, ezici çoğunluğu köylülerden oluşan bu ülkenin gariban halkı, demokrasi sözcüğünü ilk duyduklarında, önce bir yekinip yutkunmuşlar, sonra da imdat isteyen melül gözlerle bakışarak, içeriğini anlamasalar da, telaffuzunu ancak “demirkıraaasi” diyebilecek kadarlık becerebilmişlerdi.

Dönemin çiçeği burnunda Demokrat Partisi, ancak “Demir-kır-at Parti” dendiği ölçüde benimsenecekti.

Hatta bu üslup o denli tutmuştu ki, 27 Mayıs’ta resmi ideolojinin mülk sahipleri tarafından canına okunup üstü çizildikten sonra yerine gelen Adalet Partisi, aynı hedef kitleye göz kırpmak üzere, çağrışım yapsın diye söylemin içindeki “kır at” metaforunu kendisine amblem seçmiş, “kır atıma bineyim, yar yoluna gideyim” diyerek türküler bile yakmıştı.

Bu toplum, kendi içselliğinden üretemediği, bu yüzden de ancak öykünerek dışarıdan edinmeye kalkıştığı yabancısı olduğu kavramları, eğreti duran gülünç bir naylon çiçek gibi yakasına takarak dolaşmakta pek bir beis görmemiştir.

Lakin ne fayda, işe de yaramamıştır.

Çünkü o kavramların içeriği önemliydi.

Çünkü o içeriklerin denenerek ve yanılarak keşfedilmesi, yaşama geçirilmek suretiyle de içselleştirilip kurumsallaşması önemliydi.

Anlamadan etmeden gelinecek yer, sonunda patlıcanın kırk, biberin seksen lira olacağı bir yerden başkası olamazdı.

Yirminci yüzyılın ilk, Osmanlı’nın son dönemlerinden beridir, demokrasinin Batı’daki gelişmelerine vakıf olmaya ve dünyayı nispeten anlamaya çalışmış bir avuç münevverden başlanarak, o zamandan bu yana ne kadar yurtsever yetiştiyse, hepsinin de dilleri kopartılmak, sesleri kısılmak istenmiştir.

Okumak, bilmek, akılcı düşünmek öylesine özendirilmemiştir ki, bugün için yedi milyonun üzerinde üniversite öğrencimiz var diyerek kasım kasım kurum satılan bu topraklarda, olmazsa olmaz kertede kıymetli kitaplar, iki bin düzeyindeki ilk mütevazi baskılarıyla on yıllardır kitapçı raflarında tozlanmaktan kurtulamamış, çoğunda ikinci baskılara dahi henüz geçilememiştir.

Oysa o sözde üniversitelerin sadece profesörlerinin yüzde onu bile satın alacak olsalardı, kitapçı vitrinleri o değerli eserlerle dolup dolup taşmaz mıydı?

Geçtim kırsalın ve metropol varoşlarının geniş kara kalabalıklarını, milliyetçilerini, dincilerini; bütün kendini okumuş sananlardaki seviye o denli vasatın altındadır ki…

Mesela:

“Belli bir topluluğun dilinin ve pratiklerinin bir kuşaktan diğerine taşınması amacıyla, o grubun kültürel pratiklerinin veya hayat tarzının devletçe özel olarak korunması yolundaki politika, gelecek kuşaklara bir hayat tarzını dayatmak suretiyle, onların özerkliğine de bir müdahaledir.” (Mustafa Erdoğan vasıtasıyla Anthony Appiah’dan bir alıntı)

Şimdi sorarım size: Bu coğrafyanın liberalleri arasından bile, bu yaklaşıma “hooop, o kadar da değil” demeyecek, benim diyen kaç kişi çıkar acaba?

Fakat önce, burada gerçekten uygarca yaşamak isteyen, bunun ne demek olduğunu hiç değilse az buçuk sezinleyen dişe dokunur sayıda bir insan topluluğu var mıdır ki?

Allah aşkına biriniz çıkıp söylesin, burada gerçekten demokrasi isteyen bir toplum var mıdır?

Buna dair işaretleri görerek hevese kapılacak, yol yordam önermek uğruna başlarını derde bile sokmaya hazır özgürlükçü fikirlerin serdengeçti birikimlerini ihtiyaç duyup da satın almaya meyyal herhangi bir kitlesel talep hiç olmuş mudur?

Demem o ki, toplumsal erozyon öylesine ufalayıcı, öylesine yozlaştırıcı ki, sosyolojik çölleşme şaşırtmayan bir mukadderat gibi aguşunu açmış, herkesi bağrına basmaya hazır, bekliyor.

İyi şeyler söylemeye hasret çeken biri olarak ne zorum var da bunları yazmak durumunda kalıyor, ömrümün sonbaharını karamsarlıklardan ırak geçirmek varken yüzyıllık bir hüsranın tepemden aşağı dökülen kaynar sularıyla kendimi haşlayıp duruyorum?

Lakin ülkemin geldiği bu hazin noktayı görüp de hayıflanmamak elde mi?

Bir kere her şeyden önce, sokaklarda oynayan çocuklar yok be; o afacan, o haşarı, o güzelim çocuklar yok!

Muhayyilelerinden o lahza uydurdukları masalsı fantazyalarını hep birlikte sahneye koyarak kırlangıç sürüleri telaşı ve cıvıltılarıyla oradan oraya uçuşan, evlere vaktinde girmedikleri takdirde analarının arkalarından fırlatacağı terliği mahir kıvraklıklarıyla savuşturarak, yorgun argın yığıldıkları yataklarında anında uykuya dalıp rüya denizlerinde umuda yelken açan, ne ki şimdi onları da kendinize benzettiğinizden olmalı, derdine yanacağınız o minnacık yürekleri pürneşe çocuklar da artık yok!

Zaten sokaklar da, masallar da, hatta kırlangıçlar da yok!

Vardığımız noktada benliğimizi ele geçiren bu kadar sefil bir hayatımız mı olmalıydı, düşünen de yok!

Demokrasi dışı bir yaşam, insan haysiyetini yaralayan, onu aşağılayan bir iklimdir her şeyden önce.

Başka bir neden aramadan, sırf bu yüzden bile utanmalıyız.

Ne yapacağız peki?

Geleceksizliğimizin aynası karşısında dikilip, böyle salak salak, dur bakalım ne olacak diye bekleşecek miyiz?

Bence hiç bekleşmeyelim.

Umarsız ruhlar, ikinciye ölmezler çünkü.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.