Erken seçim kapıda, AB’ye giriyoruz, Osman bırakılıyor

Keşke! Memleketin biçare muhalefetinin bugünlerdeki temennileri bunlar. Bunları tekrarlayıp duranların samimiyetinden şüphe yok ama öngörülerinden şüphe duymamak mümkün değil.

Muhalefet lafla peynir gemisi yürümeyeceğini, üzerimize çökmüş bulunan heyulanın hiçbir oyunu kuralına göre oynamadığını, aksine hukukdışı keyfî kararlarını sonuna kadar dayattığını kat’iyen kabul etmek istemiyor. Yeni de değil, yıllardır bu böyle… Dolayısıyla görülmesi gereken muhalefetin arazları ile marazları…  

Erken seçim temennisiyle başlayalım. Rejimin böyle bir derdi yok. Hiçbir alternatif siyaseti olmayan, sadece rejimin hatalarının sebep olacağı varsayılan hoşnutsuzluk ve Erdoğan düşmanlığı üzerinden iktidar olma hayalleri kuran muhalefetin ise var. 

Erken seçim lakırdısı muhalefetin incir yaprağı… “Hele bir iktidara gelelim bakın nasıl her şey çok güzel olacak” hayalini pazarlamaktan başka sözü olmayan, HDP dışındaki partilerin tutunduğu çürük dal. 

Erken seçim yaygarasının diğer bileşeni, AKP-MHP ittifakının bitmek üzere olduğu konusu… Yazacak malzemesi olmayan zevatın en sevdiği konulardan biri. 

Esasen “erken seçim” bir sanayi kolu… Konu sıkıntısı çeken, kendini tekrar etmekten başka lafı olmayan gasteci zevatına, olmayacak erken seçim tahminleri ile para kazanmaya çalışan sondajcı zevatını ilâve etmek lâzım.  

Erken seçim olmayacağı gibi rejim tüm diğer kurumlar gibi temsilî demokrasinin de içini boşalttı ve seçimi kendi bildiği gibi yeniden tasarladı. Yıllardır “bu rejim anca kazanacağı seçimi yapar”, “seçimle gelmiş olsa da seçimle gitmeyecek” diye tekrar eder dururum. Bugün gelinen yerde rejimin seçilmeme riski olmadığı gibi, günü geldiğinde şu veya bu nedenle seçimleri topyekûn rafa kaldırsa kimsenin umuru olmaz. 

Zira seçim sanayisinin ortakları dışında seçime bel bağlayan pek kimse bırakmadı rejim. Son kale yerel yönetimlerin hâli meydanda: Kayyımlarla, tepelerinde sallanan her an azledilme riskiyle ayak uydurmaya çalışıyorlar. 

Kepazeliğin bu raddeye varmasının en az rejim kadar sorumlusu ise bugün erken seçim şarkıları söyleyen siyaset yoksunu muhalefet. 

Ne iktisat politikasında, ne dış politikada ne halkı ilgilendiren herhangi bir politikada muhalefetin söyleyecek sözü var. Dış politikada olduğu gibi kraldan kralcı, diğer sorunlarda detaylarda boğulmuş halde rejimin dayattığı gündemin peşinde koşmaya çabalıyor. Rejimin hatalarını faş etmesine gerek dahî kalmadı, onu rejim zaten kendisi gayet güzel beceriyor.

Gelelim AB masalına. 9 Mayıs AB Günü vesilesiyle cumhurbaşkanı gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir beyanda bulundu. Bunun üzerine, belli bir zümre için sanayi kolu hâline gelmiş olan AB üyeliği bin kuru dereden su getirilmeye çalışılarak birkaç günlüğüne konuşulur oldu. Pazarlamacılar yine ortaya çıkıp aç karınları bu şekilde doyurma arsızlığını göstermekte sakınca görmediler. Çok şükür halkın bu palavralara karnı tok... 

Meselenin özüne dair herhangi bir çözümleme yapmaya dahî gerek yok, Türkiye’nin AB üyeliği ebediyen akamete uğradı. 

Bir mucize olursa, belki yeniden, o da çok ilerde gündeme gelebilir. Bu arada acil işbirliklerinin de herhangi bir somutluğu kalmadı. Vize muafiyeti söz konusu değil, gümrük birliğinin yenilenmesi de öyle. Yegâne ilişki olan 18 Mart 2016 tarihli mülteci anlaşmasının âkıbeti ise rejimin tehditkâr ve saldırgan davranışlarıyla en azında şimdilik buzdolabında. 

Kaldı ki bu uzun erimli hayallerden önce AB-Türkiye ilişkisi bugünlerde Koronavirüs bağlantılı tahribat bağlamında dahî canlandırılamadı. Ne malî destek alınabildi, ne Avrupa Merkez Bankası ile SWAP yapılabildi, ne de aday ülkelere ayrılan kaynağa erişim sağlanabildi. 

İlişki artık öyle anlamsız bir noktaya geldi ki Avrupa Komisyonu’nun Ankara’daki temsilcisi, Erdoğan’ın yukarıda adını ettiğim 9 Mayıs AB Günü beyanına mânâsız bir teşekkür etmek zorunda hissetti. Mânâsız zira Avrupa, birliğini 1945’ten sonra kıtada bir daha savaş olmasın ve savaşı tetikleyen ideolojilerle daima mücadele hâlinde olunsun diyerek kurdu. Savaş ve totalitarizm karşıtlığı AB’nin temellerindedir. Ankara’daki temsilci tutmuş savaşı düstur edinmiş bir diktatöre AB Günü üzerinden şükranlarını sunuyor. Gelinen noktaya bakın.  

Ve AİHM’in Osman Kavala’nın salıverilmesi gerektiği hükmüne itiraz ederek davanın mahkemenin büyük dairesine götürülmesini isteyen Ankara’nın aleyhinde verdiği karar sonrasında sosyal medyada başlayan “Osman’ı serbest bırakın” çağrıları. Kavala’nın, yine tamamen uyduruk casusluk suçlamasıyla hapiste tutulduğunu herkes biliyorken ve daha vahimi bu rejimin içerden ve dışardan kendisine yöneltilen, anayasaya, yasalara ve uluslararası yükümlülüklerine saygı çağrılarına yıllardır kulak asmadığı biliniyorken…

Samimiyetlerinden şüphe duymak söz konusu olmasa da bu beyhude çağrıları anlamak kâbil değil. Bir nev’i ödev yaparcasına, o da 48 saat boyunca, hukuk ve adalete saygı, AİHM kararlarına uyma çağrıları yapıldı. Kavala ve hapiste haksız yere zapt edilen onbinlerce yurttaşı unutmamak adına olsa da bu çağrılar kaygı verici bir biçareliği gösteriyor. Zira HDP dışında kalan partilerce ve toplumun ezici çoğunluğunca sahiplenilmiş değiller.   

Kimin, nasıl bir rejimin bizle dans ettiğini bir kavrasak, adını koyabilsek belki, farklı mücadele yol ve yordamları aramaya başlayacağız. 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.