Batıya dönüşün önündeki üç engel: Batı, Rusya ve Türkiye

Önceki yazımda 21. yüzyılın 24 Şubat 2022’de başlamış olabileceğine işaret ediyordum.
Savaşlar, işgâller, kıyımlar, acılar, yerinden edilmeler, haksızlıklar yerkürenin her yerinde hız kesmeden cereyan ederken bu savaşın ne farkı var diğer kötülüklerden?
BM çatısı altındaki bir ülkenin diğer bir ülkeye saldırıp işgâl etmesi mi?
Irak’ın Kuveyt işgâli var, en tazesi. Bizim mahallede İsrail’in, Türkiye’nin Suriye’deki kısmî işgâlleri, ABD’nin Irak işgâli, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki işgâli, Rusya’nın Moldavya, Gürcistan’daki kısmî işgâlleri var. Düpedüz ilhâklar yanında ilhâka dönüşen işgâller de var.
Savaşları, kırımları, zayiat ve yıkıntıları ise saymak mümkün değil. Hakeza insan, hayvan ve doğaya verilen zararı.
Öyleyse ne farkı var bu savaşın?
Rusya’nın tehditkâr nükleer güç olması, diğer nükleer güçleri dolaylı da olsa hedef alması, hiçbir “geçerli ve savunulabilir” gerekçe olmaksızın ve hiçbir uluslararası kaideyi gözetmeksizin saldırması, yaptığının kendisi dâhil bütün dünya için devasa bir çılgınlık olması ve karşısına, Ukrayna üzerinden yerkürenin baskın gücü Batı Dünyasını alması, ilk akla gelen nedenler.
Verilen tepki de zaten bu nedenlerle, daha tam olmasa da, eşdeğer.
Dolayısıyla insan eliyle dünya çapında muazzam bir deprem, bir altüst oluş yaşanıyor.
Savaş elbette bir gün bitecek, ancak eski ‘normal’e geri dönüşün pek mümkün olmadığının pek çok işareti var.

Batı, ucu kendisine de dokunacak şekilde giderek artan şiddette yaptırım uyguluyor. Avrupa’nın, bir yanda güvenlik ve savunması için sırtını NATO üzerinden ABD’ye yasladığı mimarî, diğer yanda Rusya ve Çin ile otuz yıldır sürdürdüğü ahlâksız ve tatlı ticaret dönemi sona ermişe benziyor.
Bu, Putin, Jinping ile dünya üzerindeki irili ufaklı klonları için de yeni bir döneme işaret ediyor.
İşte bu aşamada Erdoğan ve rejiminin konumunu gerektiği gibi okumak ve millî azamet balonlarıyla uçmamak gerekiyor.  
Savaşla birlikte NATO müttefiki Türkiye’nin Batı’ya kesinlikle geri döneceği, hatta demokratikleşeceği (!) konusunda yorumcular umumiyetle hemfikir.
Tartışılan, bu ricatın ne kadar zaman içerisinde ve hangi koşullarda olacağı, yoksa olabilirliği değil.
Oysa ricatın önünde tam üç adet devasa engel var: Batı, Rusya ve Türkiye’nin kendisi.
Batı’dan başlayalım.
Rejimin Batı’ya dönmekte olduğu yanılgısının temel nedeni Batı’nın, yıllardır olduğu gibi, Türkiye’yi Rusya’ya kaptırmamayı ve NATO dâhilinde tutmayı kırmızı çizgi hâline getirmiş olması.
“S-400 de alırım Ukrayna’ya dron da satarım” pankartıyla ortalıkta dolaşan NATO’nun “şımarık çocuğu” Ankara, kendisine gösterilen müsamahayı bu kırmızı çizgiye borçlu olduğunu kavramış değil.

Hâlâ “jeostratejik değer”, “her iki tarafla da diyalog hâlindeki anahtar ülke”, “arabulucu-garantör adayı” gibi masallarla kırmızı çizginin berisinde debeleniyor.
Ama en vahimi, savaş sayesinde “jeostratejik piyasa değerinin” arttığı hezeyanıyla kendisine gösterilen müsamahanın da artacağı, her istediğini yapabileceği ve el üstünde tutulacağı hissiyatına kapılmış olması.
Oysa böyle olacağı yolunda hiçbir işaret yok.
Batı şimdilik Ankara’nın NATO’ya tırıs tırıs geri dönmekte olmasından memnun, hâlâ NATO ve Batı ülkelerinin Rusya karşıtı yaptırım ve Ukrayna’ya silâh desteği politikalarına tam anlamıyla uymasa da.
Ankara’nın, gidişatın tamamen lehine döndüğü hissiyatının nedeni de Rusya karşıtı koalisyonun şimdilik Ankara ile ne ilgileniyor ne uğraşıyor olması.
Ne var ki bu görmezden gelme tavrı sürdürülebilir değil. Emareleri de ortada. Ankara’nın hem nalına hem mıhına oyunu hızla faş oluyor; Avrupa’da Belarus ve Sırbistan ile birlikte yaptırım uygulamayan üç ülkeden biri.
Avrupa Komisyonu Ankara temsilcisi, Merkel’in has adamı ve Ankara’yı yatıştırma politikasının önde gelen uygulayıcılarından büyükelçi Meyer-Landrut dahî geçen gün bir Alman gazetesine “Türkiye yaptırımları uygulanmalı” dedi. Yaptırım uygulamadığı gibi THY ile Türkiye’ye kaçan Rus parasına ağzı sulanarak kapısını açan Ankara’nın müttefikliğinin ne olup ne olmadığı ortada.
Ankara’nın yaptırımlarla ilgili “bir işe yaramadıkları, halkı cezalandırdıkları” iddiası mâlum. İddianın gerçekle bir ilgisi yok. Hafta başında Rusya 117 milyon dolarlık bir devlet borcu ödemesini gerçekleştiremeyerek teknik olarak temerrüde düştü. İktisadî ve malî yaptırımların sayısız etkisi oldu ve sürecek.  
Yaptırım uygulanan ülke halkının cezalandırılması meselesi ise o halkların doğrudan sorumluluklarına işaret eder.
Savaş karşıtı Rusyalılar bu sorumluluğu almaya razı iken, misâlen Bolşoy Balesi baş balerini müstafî Olga Smirnova “Rusya’dan utanacağımı hiç düşünmemiştim; tüm varlığımla savaşa karşı çıkıyorum” demişken dünyalara akıl ve ayar vermeye yeltenen Ankara rejimine kargalar güler.
Esasen Ankara’nın yaptırım alerjisinin özü, kendisinin de, dış askerî harekâtları neticesiyle yaptırıma maruz kalabilecek olmasıdır.
Bilvesile Cuma 18 Martta 4. yıldönümü gelen Afrin işgâlinin yarattığı ve tamamen cezasız kalmış muazzam yıkım ile ilgili şu videoyu izleyebilirsiniz.
Bu bağlamda, Ukrayna Savaşı ile kıtada ve bölgede askerî harekât serbestisinin eskisi kadar olmayacağını, iç ve dış kontrolden muaf ceberut rejimlere olan müsamahanın iyice sınırlanabileceğini de gözden kaçırmamak gerekiyor. Misâlen, rejimiyle muhalefetiyle Kıbrıs ve Yunanistan konusunda sürekli atıp tutan bir Türkiye’nin bu ülkelere karşı bir askerî müdahalede bulunması mümkün mü artık?
Sonuçta Batı, Erdoğan rejiminin ne olmadığı konusunda herhangi bir tereddüte düşmüş değil.
Erdoğan’ın “bizi de AB’ye alın” çağrısının bir tek Avrupalı yetkili tarafından dahî kaale alınmadığı, Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinde adının dahî zikredilmediği, arabuluculuk heveskârlığının “aferin”den öteye bir şey ifade etmediği, ABD’nin Ankara’ya uyguladığı askerî yaptırımların sürdüğünü gözden kaçırmamak gerek.
Batı ve demokrasi ile yönetilen dünya açısından “Putince” ile “Erdoğanca” aynı dilin farklı lehçeleri, Rusyalıların savaşa veremedikleri güçlü tepki ile Türkiyelilerin kendi savaşlarına veremedikleri de öyle…
Putin’i silen demokratik ülkeler, klonu Erdoğan’a ne kadar tahammül edebilir?  
Gelelim Rusya’ya. Moskova’daki diktatör hem kendisinin hem başında bulunduğu ucube sistemin hem de Rusya halkının hatırı sayılır bölümünün bölge, komşular ve dünyanın geri kalanı hakkındaki tüyler ürpertici kanaatini savaşla gözler önüne serdi. Azamet hayalleriyle karın doyuran bu Rusya haklılığından emin bir emperyalist.
Türkiye’nin Batı’ya dönüş denkleminin Rusya ayağı şu sırada görünür değilse de Putin’in, Ankara’daki klonu konusunda artık farklı düşündüğünü söylemek için somut bir neden yok.
Aksine nasıl Batı için Türkiye’nin NATO üyeliği kırmızı çizgi ise Putin Rusyası için de öyle, ama tersten. O yüzden Putin’in Türkiye’yi NATO’dan kopararak teşkilâta bir darbe daha vurma hesabı, eğer Rusya’ya hükmetmeye devam edebilirse, daima geçerli olacaktır.
Hazretin elinde Ankara’yı hırpalamak için sayısız araç var. Gaz, hububat satımı, S-400 ve diğer askerî araç gereç satımı, Akkuyu nükleer santrali, Rusya’da inşaat projeleri, taze sebze meyve alımı, turizm, Libya ve Suriye’de dondurulmuş mevziler, Karadeniz’in külliyen bir Rus içdenizi hâline gelmesi…
Rusya, vakti geldiğinde, Ankara’nın NATO’cu danslarına mukabil bu araçlar üzerinden hesap sorabilir. Bu da Ankara’yı şu sırada yaşadığı Batı sarhoşluğundan hızla acı gerçeğe döndürebilir.    
Ve bakalım diğer engel, Türkiye’nin kendisine:

Rejimin Batı ile birlikte hareket etmemesinin ardında çıkarcılık, fırsatçılık, aklı sıra dengecilik ve yaptırım karşıtlığı olduğunun altını çizdik.
Ama bunların da ötesinde Siyasî İslâm idaresindeki Türkiye hızla Batısızlaşıyor, aksi değil.
Siyasî İslâmın kadim Batı karşıtlığının, laik ve “bağımsızlıkçı” cereyanların Batı karşıtlığıyla hemhâl olduğu bugünün Türkiye’sinde “ABD, AB, NATO, Batı” kelimeleri olumlu anlam ifade etmekten çok uzak.
Artık gururla dillendirilen Batı karşıtlığı hatta düşmanlığını tetikleyen Rusya’nın işgâl harekâtı oldu. Saldırı, derinlerdeki Rusya muhibbliğini yüzümüze çarparken Batı karşıtı duruş ve söylemleri meşrulaştırdı bir bakıma.
Ve sözkonusu Batı karşıtlığı dış politika ile sınırlı değil, memleketin DNA’sına bulaşmış vaziyette.
Ne ahali, ne rejim ne de muhalefet bu ruh ve şuur hâlinden muaf bugün. Birkaç cılız ses dışında Türkiye taktik olarak Batının yanında görünse de kalben, ruhen karşısında…
Tekrarda fayda var: Rejimin bekâsı Batının norm, standart, ilke ve değerlerine rücu etmeyi imkânsız kılar. Rejim bunları uygulamaya başladığı anda çöker.
Düşünsenize, Selâhattin Demirtaş, Osman Kavala ve yaklaşık 50 bin siyasi tutsak salıverilecek, Kürd meselesi çözülecek, KHKlılara iade-i itibarda bulunulacak, yurtdışı işgâl faaliyetlerine son verilecek, kaşının altında gözü olana terörist diyen tanım lağvedilecek, beşli oligark çetesinin marifetlerinden hesap sorulacak, kadın cinayetlerine son verecek şekilde yasa ve yönetmelik yapılacak, saymakla bitmez anayasal ve yasal suçun telâfisi için kollar sıvanacak…
Tam aksine, rejim gücünü bu ceberut sistemden üretiyor, unutmayalım!
Yerli ve millî muhalefet ise Batının norm, standart, ilke ve değerlerini sahiplenme, içselleştirme ve uygulama konusunda daha farklı bir konumda değil, ahali hakeza.
Siz şu tam tepemizde cereyan eden muazzam boyutlardaki altüst oluş karşısında muhalefetten ve halktan dişe dokunur bir tepki, diğerkâm bir tavır, sağlıklı bir itiraz, çelebi bir isyan işittiniz mi? 


Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.