Yeni Balyoz Kararı: Önümüzdeki YAŞ’ta neler olabilir?

AKP’nin 2005’lerde genelkurmay başkanının ismini bilmek zorunda olmadığımız sivil ve demokratik bir ülke yaratma hayaliyle başladığı yolun sonu, maalesef, çıka çıka Cihat Yaycı’dan Zekai Aksakallı’ya, Arif Çetin’den Mete Yarar’a, Ümit Dündar’dan Metin Temel’e irili ufaklı birçok asker isminin uçaksavar mermileri gibi havada uçuştuğu garnizonlaştırılmış bir ülkeye çıktı.

Öyle ki Türkiye’nin “sivil” siyasetine dair bir analiz yapabilmek için bile kimi militer bilgilere vakıf olmak gerekiyor: Bu mermileri kim ateşliyor, hangi mevziden ateşleniyor, “yönleri” ve çapları nelerdir, vb.? 

Bu gereklilik içinde YAŞ kararları ve ardından belirecek tablo Türkiye için önemli olmaya devam ediyor. 

Bu kararları önemli kılan bir diğer neden, “Saray Rejim Koalisyonunun” eğilimlerini ve bu koalisyonun bileşenleri arasındaki örtük ve derin mücadelelerin Biden-sonrası aldığı/alacağı yeni biçimi anlamamıza yarayacak bir gösterge olması.

Nitekim Erdoğan, YAŞ’a yaklaşılırken “uzak mesafeli topçu atışlarıyla” muharebe sahasını şekillendirmeye başladı bile.

Yargıtay’ın altı yıldır sürdürmekte olduğu Balyoz davasına ilişkin temyiz incelemesini “büyük bir tesadüfle” Erdoğan-Biden görüşmesinden sadece iki gün sonra tamamlayarak Çetin Doğan dâhil yedi emekli general hakkında “darbe” suçundan verilmiş olan beraat kararını bozmasını tam da bu çerçevede okumak mümkün. Bu karar uyarınca söz konusu isimler bu kez “suç için anlaşma”dan tekrar yargılanacaklar.  

Karara ilişkin bir diğer önemli nokta, birinci derece mahkemesi tarafından güvenilmez bulunduğu için dikkate alınmayan dijital delillerin yeniden incelenmesi meselesi. Bu, yedi isme ek olarak, Balyoz’dan beraat eden diğer sanık askerler için de tekrar bir suç atfı olasılığı anlamına geliyor. 

Bu isimlerin bir kısmının halen aktif görevde olduğunu hatırladığımızda kararın olası sonuçlarını kestirmek zor değil. 

Aslında geriye dönüp baktığımızda bundan iki ay kadar önce gerçekleşen amiraller bildirisini de bu şekillendirme çabaları bağlamında düşünmek mümkün. Söz konusu bildiri imzacılarından kimi isimlerin bildirinin içeriğinin ve zamanlamasının kendi bilgi ve kontrolleri dışında değiştirilerek yine bilgilerinin ve rızalarının olmadığı bir mecradan duyurulduğuna ilişkin ifadeleri, Erdoğan’ın şekillendirme gayretlerinin ta o zamandan başlamış olduğu izlenimini güçlendiriyor.

Nitekim Yargıtay’ın kararını henüz UYAP’a bile düşmeden haber olarak geçen Sabah gazetesinin “Yargıtay’ın bu kararı 104 amiral olayı için emsal OLACAK” şeklindeki kesinlik belirten dili ayrıca dikkat çekici. 

Bu gelişmeler hem 104 amiral hem de beraat eden Balyoz sanığı emekli/muvazzaf general ve subaylar, ama daha genel olarak ulusalcılar bakımından, bir süredir basmakta oldukları alçıdan zeminin çatlaması demek. 

Amiraller bildirisinin ardından daha Nisan ayında Tolga Şardan “2021 Yüksek Askeri Şurasında bine yakın hatta belki daha fazla sayıda albayın emekli edileceği bilgisi başkent kulislerine yayıldı bile…” derken, Toygun Atilla da “Geçmişte FETÖ mağduru olan ve ‘ulusalcı’ olarak fişlenen ne kadar subay varsa önümüzdeki dönemde tasfiye edilecek” demişti. 

Kuşkusuz, her iki yazarın da bu cümleleri sözünü ettikleri olasılığın önünü almak amacıyla yazdıkları çok açık. Ancak Yargıtay eliyle yapılan bu hamle, Şardan ve Atilla’nın öngörülerinin fazlasıyla doğru çıkacağının bir işareti sayılabilir. 

“Emekli amirallerin bağlantıda olduğu muvazzaf askerler araştırılıyor” şeklindeki haberleri de bunun üzerine koyabiliriz.

Balyoz dosyasını Yargıtay’da bir siyasi araç olarak bekletenin Erdoğan olduğunun gayet farkında olan Çetin Doğan’ın ilk yorumu her nedense “eğer bu haber doğruysa fetö yargıya tekrar el atmış demektir” olmuştu.

Olayın ciddiyetini idrak ettikten sonra olmalı ki bir gün sonraki yorumu ise şöyle oldu: “İktidar partisi ve onun mini ortağı, bir derlenme cephesi kurma ve eski kaybettiği müttefikleri yanına çekme arayışı içerisinde.” 

Çetin Doğan’ın bu farklı yorumlarından ikincisi doğru ise, bu seneki YAŞ’ta ve takip eden günlerde Doğan’ın Balyoz seminerinde sarf ettiği “acıma yok, tepeleme var” direktifinin bu kez kendisi ve “arkadaşlarım” olarak isimlendirdiği askerler için gerçekleşmesi ihtimal dâhilinde.

Erdoğan eğer bu kadar “ileri” gitmeyecekse bile, yapacağı daha seçici bir tasfiye aracılığıyla, gücüne ortak olmaya çalışan rakiplerinin soluk borusunu sıkmaya ve hareket kabiliyetlerini iyiden iyiye zayıflatmaya çalışacaktır.

Peki, Erdoğan’ın gerek OHAL KHK’leriyle gerekse OHAL’in ardından kendisine tanınan başkanlık yetkileriyle istediği biçimde dizayn ettiği TSK’de hâlâ rakipleri mi var? Varsa, bu nasıl olabiliyor?

Aslında Çetin Doğan’ın kullandığı “derlenme cephesi” tabiri bu sorunun yanıtını veriyor: Çetin Doğan ve arkadaşları “doğaları gereği” bu cephede yoklar ve bunu her iki taraf da başından beri biliyor.

Birkaç sene öncesine uzanarak hatırlarsak, 15 Temmuz sonrası boşaltılan general/amiral ve subay kadroları ana olarak iki kol tarafından doldurulmuştu. Bu kollardan birini ulusalcı-Atatürkçü askerler, diğerini de rejimce muteber addedilen pro-AKP mütedeyyin/tarikatçı kadrolar oluşturmuştu. 

Bu bakımdan, tıpkı rejimin kendisi gibi, TSK de zorunluluklar sonucu bir araya gelmiş/getirilmiş bir fraksiyonlar koalisyonuydu; Erdoğan birçok isme, birtakım dengeleri gözeterek, kerhen onay vermişti. 

Denklemde yer alan bir diğer isim olan Hulusi Akar’ın 15 Temmuz’un hemen akabinde hayli zayıflamış olan eli Milli Savunma Bakanı olduktan sonra güçlenmeye başladıkça, özellikle 2019 ve 2020 yıllarında sadece orgeneral Metin Temel, tümamiral Cihat Yaycı ve korgeneral Zekai Aksakallı gibi simgeleşmiş (ve saraya yaslanarak ordu içinde bağımsız bir güç odağı olma çabasındaki) isimleri ekarte etmekle kalmamış, Erdoğan’ın çizgisine uygun biçimde, daha aşağı kadrolarda da ulusalcı kanadı sayıca epey zayıflatmıştı.

Erdoğan-Akar ikilisinin nihai amacının pro-AKP’lik bakımından daha yekpare bir ordu yaratma olduğunu düşünüyorum. Ve nihai kertede, çeşitli dengeleri gözeterek Erdoğan rejimine biat etmiş gözüken ancak biatlarının sahicilikten uzak olduğunu hemen herkesin bildiği isimlere bu yeni orduda yer olmadığını söyleyebiliriz.

Geçen yıl 600’ü aşkın sayıda, emeklilik yaşları bile gelmemiş albayın kadrosuzluktan emekliye sevk edilmesini bu kapsamda değerlendirebiliriz. Ordu içinden haber alma kapasitesi yüksek Veryansın TV gibi mecralara göre, bu albaylar grubunun neredeyse tamamı Atatürkçü olduğu bilinen subaylardan oluşuyordu.

Ancak buraya kadar yaptığım “düz okumaya” bir mim koymalıyız.

Şeffaflıktan söz edemediğimiz bu siyasi iklimde hakikatte neyin nasıl gerçekleştiğine ve hangi aktörün gerçekte nasıl ve hangi amaçla eylediğine yönelik bilgilerimizin sandığımızdan daha kısıtlı olabileceğini akılda tutmamız gerekiyor.

Bu çerçevede şunu sorabiliriz: Geçen yıl emekli edilen 600 albayın tümü, gerçekten ve fiilen emekli/tasfiye mi edildi, yoksa bunların bir kısmı devletin daha gri alanlarında görevlendirilmek üzere maaşlarını başka bir kurumdan mı almaya başladılar? Emekli edilen özel kuvvetler komutanı Zekai Aksakallı’nın paramiliter unsurların başına getirildiğine dair yorumları da bu soruya iliştirelim. 

Bu soruların kesin cevabını bilmiyoruz ancak bunların Hamit Bozarslan’ın dikkatimizi çektiği “kartel devlet” ve onun paramilitarizasyonuna uygun düşen akıl yürütmeler olduğunu söylemek mümkün.

Akıl yürütmeyi buradan sürdürürsek, Erdoğan’ın orduyu istediği “kıvam”a tastamam getirmeden evvel yurt içinde kapsamlı bir silahlı güce ihtiyaç duyması halinde (örneğin seçimlerin iptal edilmesi, HDP’ye yönelik saldırılar veya partinin kapatılması, bunların öncesinde veya sonrasında bunlara eşlik edebilecek bir toplumsal hareketlilik vb. gibi bir durumda) ordu içinden gelebilecek bir isteksizliğe veya dirence karşı bu paramiliter güçleri halkın yanı sıra orduya karşı da kullanmaktan çekinmeyeceğini, hatta amacının tam da bu olduğunu da düşünebiliriz. 

Bu yorumu abartılı bulabilecekler için “terör ve toplumsal olaylarda” TSK’ye ait silah ve taşıtların bakan onayıyla Emniyet ve MİT’e devredilebilmesine ilişkin TSK, MİT ve Emniyet Taşınır Mal Yönetmeliğinde Ocak 2021’de yapılan değişikliği hatırlatmak isterim.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.