AYM’nin Sarısülük kararına muhalefet, umut kıvılcımı mı?

Son yıllarda büyük hayal kırıklıklarına yol açan yargı uygulamaları nedeniyle özellikle insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında giderek artan toplumsal açlığımız bu konulardaki en küçük umut ışığında bizleri heyecanlandırıyor. 

Kararın kendisi büyük mağduriyet oluştursa bile, bir karşı oy aklımıza yeniden hukuk zamanı mı?” sorusunu getiriyor. Bu küçük umut ışıklarından biri de geçtiğimiz hafta Anayasa Mahkemesi’nden (AYM) geldi. 

Konuya bu denli ümitli girince, insan hakları alanında çığır açacak ve ülkedeki durumu tersine çevirecek bir gelişme olduğu sanılmasın. 

Ancak bu konudaki standartlarımız öylesine düştü ki artık çakmak taşlarının çarpmasından çıkan kıvılcımı şimşek sanıyoruz. 

AYM, Gezi Parkı eylemleri sırasında güvenlik güçlerinin silahından çıkan bir kurşunla hayatını kaybeden Ethem Sarısülük’ün ailesi tarafından yapılan başvuruda, hükmedilen adli para cezasının meydana gelen netice ile orantılı ve yeterli olduğuna karar verdi. 

Bu cümle bir sonuç cümlesi olsaydı, Kişisel özgürlükler karşısında devleti önceleyen zihniyetin altın çağını yaşadığı bu günlerde çok sıradan bir haber olurdu. 

Ancak burada ümit ışığı olarak nitelendirdiğimiz kısım, karar değil karşı oylar. 

Bu karar, 15 üyeden oluşan AYM Genel Kurulunda karşı altı oy ve muhalefet şerhine rağmen 9 kabul ile geçti. 

Daha da önemlisi bu muhalefet şerhlerinden birinin Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslana ait olması. 

Türkiye, özellikle yargı kültürü alanında sadece Türkiyeliler tarafından anlaşılabilecek bazı algılara sahip. 

Bir toplantıda AB ülkelerinden Türkiyede yerleşik proje uzmanı bir Alman hakim ile aynı projenin Türkiye tarafında yer alan bir Türk hakim arasında, yargıçların sendikasının olup olamayacağı konusu açılmıştı. 

Tahmin ettiğiniz üzere Türk hakim bunun hakimin tarafsızlığı açısından sorun olacağını düşünmekteydi. Karşısındaki Alman hakimin, Türk hakimin bu ilgiyi nasıl kurduğuna şaşırma halini burada tam olarak tarif edebilmem mümkün değil. Bu tartışma, demokratik bir ülke hakimi ile kendimize özgü şartlarımız var” ülkesinin hakimi arasındaki anlayış farkını çok net göstermişti.

Bu gözlemi anlatma sebebim, ülkemizde bir Yüksek Mahkeme kararını tartışırken kerli ferli, fiyakalı hukukçu ve yorumcuların hangi yargıcın kim tarafından veya kimin döneminde atandığının ciddi ciddi ve normalmişçesine tartışılabilmesinin, çıkacak önemli kararla ilgili tahminlerin de çoğunlukla bu temelde yapılabilmesi, sadece bizim demokrasi ayarlarımızdaki ülkeler için normal olduğunu vurgulamak. 

Arslan’ın ve diğer 5 üyenin muhalefeti, tam da bu noktada anlam kazanıyor. 

Arslan zaten AYM başkanlığından önce insan hakları alanındaki çalışmaları ile takip ve takdir ettiğimiz bir hukukçuydu. Kendisi ve dolayısı ile başında olduğu kurumla ilgili hayal kırıklığım, insan hakları ve hukukun üstünlüğü kavramlarının hiç olmadığı kadar tehlikede olduğu bir dönemde evrensel insan hakları ve yerel siyasal konjonktür arasında yaptığı - ve maalesef tarihe geçen - yanlış tercihlerinden kaynaklanmakta. 

Ancak Sarısülük kararına karşı yazdığı muhalefet şerhi, bu yaklaşımını kendisinin de sorgulamaya başladığı konusunda ümitlenmeme neden oldu. Muhalefet şerhini bu alandfa en önemli uluslararası yargı organı olan AİHM içtihatlarına dayandırması ve haklı tespitleri oldukça önemli.

Bu tespitlerden en önemlilerinden örnek verecek olursam, şöyle:  

“….Ancak belirtmek gerekir ki, her iki ağır ceza mahkemesi de sonuç olarak olayda hukuka aykırı bir güç kullanımı olduğunu, dolayısıyla yaşam hakkı bağlamında devletin “öldürmeme” şeklinde ifade edilebilecek negatif yükümlülüğünün ihlal edildiğini tespit etmişlerdir.

……devletin yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüğünün usule ilişkin yönü, doğal olmayan her ölüm olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili bir soruşturma yürütmeyi gerektirir. Eldeki başvuruda, çoğunluk görüşünden farklı olarak, a) davanın naklinin gerekliliğinin gerekçelendirilememesi, b) cezasızlığa yol açılması ve c) altı yıla yakın yargılama süresinin makul olmaması nedenleriyle yürütülen soruşturmanın/kovuşturmanın etkili olmadığını, dolayısıyla başvurucuların yaşam hakkının ihlal edildiğini düşünüyorum.

….Gerekli tedbirlerin alınması suretiyle Ankarada görülebilen davanın, aynı yerde ve mahkemede görülmeye devam edilmesinin kamu güvenliğini ne yönde tehdit edeceği gösterilebilmiş değildir.

…..adli para cezası olarak ortaya çıkan nihai kararı da dikkate alındığında, nakil kararının objektif gereklilikten ziyade sanık lehine karar verilmesini sağlamaya dönük bir karar olarak alındığı izlenimini doğurmaya elverişli olduğu söylenebilir. Buna nakle ilişkin kararın adli tatil esnasında nöbetçi heyetçe alınması da eklendiğinde yargılamaya müdahale edildiği izleniminin oluşması kaçınılmazdır.

…yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi olgu” olduğu kadar algı” meselesidir. Mahkemelerin gerçekten bağımsız ve tarafsız olması yetmez, bunun dışarıya da yansıması gerekir.

AİHMin kararlarında belirtildiği üzere adaletin sağlanması yetmez, sağlandığının görülmesi de gerekir” (Denisov/Ukrayna)

…..yargılama sonunda öldürme olayından sorumlu kolluk mensubuna uygulanan yaptırımın cezasızlık” sonucu doğurmaması gerekir.

…..yaşam hakkının söz konusu olduğu bir yargılamanın sonunda hükmedilen bir adli para cezası”nın meydana gelen netice ile orantılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira meydana gelen netice bir kişinin yaşamının sona ermesidir. Bu derece ağır bir sonucun alt sınıra yakın bir adli para cezasıyla tecziyesi cezasızlık durumu ortaya çıkarır.

… Başvuruya konu olayda tek sanıklı ve karmaşık olmayan bir davanın olduğu, olaya ilişkin görüntülerin ve diğer delillerin de toplandığı, üstelik soruşturma evresinin bir buçuk ayda tamamlandığı dikkate alındığında altı yıla yaklaşan yargılama süresinin makul olduğu söylenemez.”

Bunlar, insan haklarına duyarlı her hukukçunun altına imza atacağı tespitler. Arslan ve karara muhalif diğer 5 üyenin muhalefet içeriğinin doyuruculuğunun yanı sıra, bu yaklaşımın Gezi Parkı eylemleri gibi siyasi iktidarın lehine yorumları bile hazmedemediği, darbe girişimi tanımı dışında her seçeneği ihanet saydığı bir konuda gösterilmesi, ayrıca takdire şayandır.
 

Bu süreçte tarihe not düşülmesi ve durduğunuz yer önemli. Bu karara muhalif üyelerin tutumları biz hukukçulara ülkemizde hala Ankara`da yargıçlarvar” umudunun tamamen solmadığını hatırlatmaktadır. 

Bu konuda yanılmamak dileğiyle.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.