Ayasofya: Bir dönemin sonu

Türkiye toplumu çok acı bir gerçekle yüzyüze: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve hükümeti ile icraatta ona destek verenler, kendilerini, dünya mirasının asli parçası olan kültürel simgelere zarar verme yetkisine sahip olarak görüyor.

Bu acımasız siyasetin son kurbanlarından biri, yüzyıllar boyu çeşitli uygarlıkların beşiği ve buluşma yeri olarak bilinen, Dicle Nehri'nin kenarındaki muhteşem Hasankeyf'ti.

Yüzyıllarla katmanlanmış arkeolojik hazinesi ile göz kamaştıran Hasankeyf artık yok: Erdoğan’ın Türkiye'nin dış enerji kaynaklarına bağımlılığını azaltacağını umduğu bir ''mega proje'' kapsamında hidroelektrik barajının sularına  gömüldü, yutuldu.

Anadolu'nun son derece zengin doğal ve tarihi dokusunun uluslararası hukuk ve çevre kurallarına uygun biçimde korunması, Türkiye’nin ''tek adamı''nın gündeminin hiçbir zaman bir parçası olmamıştı.
 
Ardından ikinci şiddetli darbe geldi. Bu kez hedef, dünyanın en görkemli kültürel simgelerinden biri olan, İstanbul'un karmaşık ve çalkantılı tarihinin tanıklığını içinde barındıran Ayasofya’ydı. 

Danıştay, cuma günü Mustafa Kemal Atatürk döneminde Ayasofya’yı camiden müzeye dönüştüren 24 Kasım 1934 tarihli hükümet kararını iptal etti.  Karardan hemen sonra Erdoğan, anıtın vesayetini - ülkedeki tüm inançları temsil ettiğini iddia eden, ancak sadece Sünni kimliğine yapısında izin veren bir devlet organı olan - Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir kararname ile devretti. Kararnamenin aynı gün Resmî Gazete’de yayımlanması ile, Ayasofya artık resmi olarak 1934 öncesindeki cami statüsüne geri döndürülmüş oldu. 

Açılış tarihi de sembolizmle dolu: 24 Temmuz, hem Erdoğan'ın İslamcılarının ve hem de milliyetçi taraftarlarının giderek daha fazla sorgulamaya başladığı, modern Türk Cumhuriyeti’nin meşruiyet temeli olan Lozan Antlaşması'nın yıldönümü.

Erdoğan'ı liderliğe taşıyan ''Milli Görüş'' hareketi için Ayasofya, müze kaldığı sürece, “Türkiye tarihinde bir parantez’' olarak ifade ettikleri Atatürk'ün cumhuriyetçi mirasının çökertilmesi yolunda başlıca sembollerden biri olmuştu. 

Bu tarihi çerçevede bakıldığında, Ayasofya'nın aslına döndürülmesi, ülkeyi derin bir ''kapanmacı muhafazakarlığa'' taşımakta olan ''Türk-İslam Sentezi'' iktidarı ve destekçileri adına büyük bir zafer, geri döndürülmesi neredeyse imkansız intikamcı bir adımdır.

Erdoğan, bu kararın iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'ne (AKP) halk desteğini pekiştireceği saikiyle, uluslararası konjonktürdeki dağınıklığı da fırsat bilerek, bu kararı hızlı bir şekilde almış görünüyor. 

Cumhurbaşkanının İslamcı genişleme hayallerine Ayasofya’yı eklemesinde bir hedef daha var: Anayasa'ya aykırı olarak dini alabildiğine siyasete alet edegelen Erdoğan, İslami esaslarla dolu portföyünü hemen hemen tamamlamış olarak, Fatih Sultan Mehmet’ten sonra, Ayasofya kararı üzerinden ''İstanbul’un ikinci Fatihi'' olarak anılmak istiyor. 

Böylelikle, 1453 ile 2020 arasındaki ''Atatürk parantezi''ni de kapatarak, cumhuriyetin İslamcılar tarafından nefret objesi olarak görülen kurucusunu da geri plana iterek, Osmanlı dönemi ile bugün arasındaki bağı yeniden kurmayı tasarlıyor.
 
Ayasofya konusunun Erdoğan'ın siyaseten ayakta kalmasına yardım edip etmeyeceğinin ucu açık. Bunu zaman gösterecek.
 
Öte yandan, İslamcılar kararla zafer sarhoşluğuna savrulurken, Türkiye'nin laik kimlikli siyasetçilerinin tutumu da dikkat çekici. 

Ayasofya'yı 1934'te müze haline getiren imzanın, kurumsal hafızasının bir parçası olduğu, o dönemde iktidarda şimdi de ana muhalefet konumunda bulunan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Erdoğan'ın planlarına sessizlik içinde boyun eğdi, tarihi kararı geçiştirmekle yetindi.
 
Önde gelen bazı CHP üyeleri, cami olarak açıldığında Ayasofya’ya gidip namaz kılmak istediklerini dahi belirterek kararı aktif olarak desteklediler. 

Mesele şu ki, zaten Ayasofya'nın 1991'den beri insanların namaz kıldıkları bir bölümü bulunuyor. Yani yapı, neredeyse 30 yıldır ibadete kapalı değil.

Milliyetçilikle karışık bu muazzam popülist söylem örnekleri, Türkiye’nin laik siyaset sınıfının, Kemalist mirasa vurulan bu darbe karşısında hezimeti kabul ettiklerinin de göstergesi.
 
Aynı çerçevede bir başka ilginç nokta ise, bazıları Ergenekon ve Balyoz gibi darbe duruşmalarının öznesi olan, Erdoğan’ın eski yeminli  düşmanları olarak bilinen eski subaylar, ve eski merkez sağcı politikacılar arasındaki derin sessizliktir.
 
Bu kesimlerin uzun bir süre Erdoğan ile olan, gizli veya açık iktidarı devralma mücadelelerinin özü, Türkiye'de laikliğin tam siper savunulması sloganına dayanıyordu.
 
2016’daki darbe girişiminden sonra Erdoğan rejiminin çevresinde saf tutan, kamuoyunda Avrasyacı olarak bilinen bu kesimin tepkisizliği ile ilgili şu sorular akla geliyor: 

Eğer sorun Atatürk’ün mirasını savunmak değil idiyse, bugünkü düzen kendilerine makul geliyorsa, bu kesimler AKP’nin iktidarı ele aldığı 2002’den hemen sonra neden Erdoğan ve ekibiyle baştan uzlaşma ve destek yollarını aramadılar?

Yurtiçi ve yurtdışındaki bazıları Ayasofya ile ilgili alınan tarihi kararın önemini küçümseyebilir. Bunu yapmamalılar. 

Nedeni açıktır: Mesele, kararın, AKP ile aşırı sağcı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) arasındaki ittifakı güçlendirmeye yardımcı olup olmayacağı ile alakalı olmaktan daha ziyade, Türkiye'nin imajına verilen büyük zararın altını çizmekte ve ülkenin, içinde 'hakim inanç'ın tam hükümranlık kurduğu bir İslam cumhuriyetine doğru yol alışını işaret etmektedir.
 
Ayasofya kararının yansımaları uzun vadeli olacaktır. Geri dönüşü imkansız bir sürecin güçlü bir kanıtı, miladıdır. 

Yine de, kararı Türkiye modeli laikliğinin sonu olarak ilan etmek abartılı olur. Türkiye zaten hiçbir zaman gerçek anlamda laik bir cumhuriyet olamadı. Türkiye'nin kurucu kadrosunun ürünü olan Diyanet'in varlığı, ülkede laikliğin her zaman sorunlu bir kavram olduğunun kanıtıdır. 

Bu Sünni yapı, devletin bordrosunda yer alan on binlerce imamın işverenidir. Seçili tek  bir din – bir mezhep – her zaman devletin toplum üzerindeki baskın resmi gücü olageldi. 

Asıl zarar nerede? Hayati önemde olan boyut, Ayasofya gibi sembollerin Türkiye'nin modern uygarlığın bir parçası olarak görüldüğü çok kültürlü, çok dinli, çok kimlikli Türkiye dokusunun hedef alınmasıdır.
 
Bu imajın kalbine ölümcül bir darbe vurulmuştur. Türkiye'yi "Türk-İslam Sentezi" bayrağı altında yöneten mevcut ittifakın kendi Kürtlerine karşı savaş açarak, ülkedeki Hristiyan ve Yahudi azınlıkları daha da yabancılaştırarak, geçmişiyle uğraşarak intihar eden ülke ile medeni dünyanın geri kalanı arasında derin bir uçurum oluşturmaya kararlı olduğu aşikardır. 

Kültürel çürüme, milliyetçiliğin yükselişi ve toplumda ''birlikte yaşamaya yorgunluğu''nu ortaya çıkaran işaretlerin yanında Ayasofya örneği bize bir dönemin bittiğini duyuruyor.

İslamcıların Türkiye'yi din adına fethetmek için verdikleri tarihi savaşı kazanmak üzere en önemli engellerden birini aştıklarını, parantezi kapatmak için önlerinde bir engel kalmadığını söylüyor. 

© Ahval Türkçe

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.