Yerli ve milli bir batış

İnsanın, çocukluğunda sevdiği bir yerin eski büyüsünü kaybettiğini görmesinin daha farklı bir etkisi oluyor. Kaç yaşında olursa olsun, çocukluğuna dair güzel hatıraların olduğu yerlerdeki ışıltının kaybolması, büyümenin getirdiği olgunluğa karşın insan ruhunda bir yara açıyor. 

Çocukluğum İstanbul’da Bağdat Caddesi’nde geçti. IV. Murad’ın Bağdat seferi sonrası ordusunu geçirdiği yol olduğundan Bağdat Caddesi olarak bilinen, her zaman orta üst sınıfın yaşadığı yerde.

Bağdat Caddesi’nin en büyük özelliği, onca uzunluğuna karşın her iki tarafında da ışıl ışıl dükkanların olmasıydı. Her zaman kalabalık ve insanlarla dolu bu uzun caddede yürümeyi çok severdim. O caddede pek çok anım vardı. Ne yazık ki Bağdat Caddesi artık eskisi gibi değil. Pek çok dükkan kapanmış, kimi cadde üzerindeki binalar inşaat alanına dönüşmüş.

Çocukluğumdan beri bildiğim bir gerçek, Bağdat Caddesi’ndeki dükkanlar için yüksek kiralar ödendiği ancak bir mağaza boşaltıldığında dahi hemen bir kiracının bulunduğuydu. Oysa bu artık geçerli bir kural değil. Ülkedeki ekonominin toplumun her kesimini kötü etkilediğinin ve bütün “ekonomimiz büyük bir başarı ile büyüme kaydediyor” sözlerinin doğru olmadığının en somut örneklerinden biri bu. Ülkenin en zengin bölgelerinde boş dükkanların olması.

Türkiye’nin bu noktaya geleceği uzun zamandır biliniyordu. Özellikle hükümetin doların ucuz olduğu ve gidecek güvenli bir liman aradığı sırada eline geçen bütün parayı inşaat sektörüne yatırması bu sorunun en büyük nedenlerinden biri. 

Bilimsel alanda yapılabilecek pek çok yatırımın toprağa gömüldüğü, bilimsel projeleri desteklenmesi gereken gençlerin ülkeye küstürüldüğü bir dönemdeyiz. Bundan sonrası da Türkiye için kolay görünmüyor. 

Gerçi yabana atmayalım, başkalarının buluşlarını yerli ve milli şekilde yapmak konusunda baya iyiyiz. Bunun son örneği elektronik kelepçe. Normalde böyle bir olayı haber vermekten insanların utanç duyması lazım ama artık Türkiye’de, ülkenin yarısı terörist gibi görülürken bir bakan gülümseyerek yerli kelepçe üretileceğini müjdeleyebiliyor. Kimse de kelepçe üretmek yerine suçu azaltıcı yasalar neden yapılmıyor diye sormuyor.

Bu yerli ve milli durumu öyle bir modaya dönüştü ki ülkeden çıkan buluşlar bir daha sunulup, yerli ve milli etiketi yapıştırılabiliyor.

Diyabetli hastalar için yengeç ve karides kabuklarından yara bandı projesi dünya çapında beğeni kazanırken Türkiye’de yüzüne bakılmamıştı. O zaman Antalya’da lise öğrencisi olan Mehmet Can Dursun ile İrfan Efe Boztepe’ye bu buluşları nedeniyle ABD’den burslar verilmişti. 

Birkaç yıl sonra yine Antalya’dan iki kimyager, yengeç ve karides kabuklarının kan durdurduğunu bulunca, üzerine de “yerli ve milli” sloganını ekleyince Bilim ve Sanayi Bakanlığı’ndan 1 milyon 300 bin TL’lik destek aldılar.

Başka bir genç, İlayda Şamilgil “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem” projesi Türkiye’den kabul görmese de kendisi NASA’dan davet aldı. Bu ve benzer diğer örneklere bakılınca Türkiye’nin son yıllarda geldiği nokta şaşırtıcı durmuyor.

Bütün bu yaşananlara baktıkça aklıma William Hanna ile Joseph Barbera’nın Jetgiller (The Jetsons) ve Taş Devri (The Flintstones) çizgi filmleri geliyor. Biri uzay çağında diğeri ilk çağda geçen iki çizgi filmin esasında benzerlikleri fazlaydı. Zaten aynı kişilerin eseri olduklarından bu benzerlik normaldi.
İkisi de çok tutulunca bir zaman sonra Jetgiller ile Taş Devri’nin ortak bir filminin olması da kaçınılmaz oldu ve 1987’de bir buçuk saatlik bir film çekildi. 

İzleyenlerin hatırlayacağı gibi Taş Devri’nde insanlar günümüz buluşlarının daha ilkelini yapmış ve bir şekilde hayatlarını sürdürmektedirler. Mesela gazeteler taşa basılsa da vardır. Arabaların altı yoktur ve motor yerine ayaklar kullanılır. Yine de bir modernleşme mevcuttur. 

Taş Devri

Jetgiller’de ise tam tersine buluşların fütüristik bir bakış ile gelişmiş hallerini sunar, uçan arabalar, evde yardımcı robotlar, televizyondan okunan gazeteler, her türlü yemeği yapan akıllı fırınlar gibi.

Dünyanın bir bölümü giderek bu Jetgiller teknolojisine yaklaşmakta. AR-GE’ye ayrılan ödenekler, genç beyinlere sağlanan imkanlar insanların hayatlarını da kolaylaştıran geri dönüşler yapıyor. İşte bu noktada Türkiye daha çok Taş Devri’ne benziyor. Elektrikli araba mı üretildi, bizde yerli ve milli olarak üretelim. Elektronik kelepçe mi var, biz de yerli ve millisini yapalım. 

Bütün bu buluşların yerli ve millisini yapmanın ise maalesef ekonomiye bir katkısı olmuyor. Başkasının icadının formülünü alıp, yeniden yapmanın ötesine geçmiyor. Bu sözde buluşlar, bir anaokul çocuğunun iki farklı rengi karıştırıp yeni bir renk bulduğundaki başarısına benziyor.

Ülkeyi milliyetçi söylemler ile geriye götürmek, gelişmelerin önünde din ve töre gibi bahaneler ile durmaya çalışmak sadece bir grubun cebini dolduruyor. Buna karşılık ödenen bedeller ise gelecek kuşaklara da aktarılıyor. 

Bir zamandır Türkiye’nin de gelişmiş ülkeler içinde yer alacağına dair umudumu kaybettim. Her gün okuduğum haberler ile bu düşüncem pekişiyor. Bugünlerde tek dileğim yerli ve milli araba ürettik diye birilerinin çıkıp, Taş Devri’nin motorsuz, ayaklar ile çalışan arabalarını sunmaması çünkü yerli ve milli politikaların ülkeyi götürdüğü yer orası gibi duruyor. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.