Tarihî gelişmeleri kim belirler?

Eskiden bizi heyecanlandıran bazı tartışmalar artık gündemde değil; şimdilerde ilgimizi başka konular çekiyor. Tabii ilerde de bugün tartıştıklarımız yeni kuşaklara “eskimiş” hatta saçma bile görünecek.

1960’larda “tarihi liderler mi yoksa kitleler mi yapar” diye bir konu vardı. Herhalde bireycilerle Marksistler kavga ediyordu. Her iki taraf da güçlü “ispatlar” dile getirirdi.

Ben “kitlelerden” yanaydım ve “kitleler hazır değilse kişiler bir şey yapamaz” diye düşünürdüm.

Bu arada “kitlelerden yana” olanların ilginç çelişkileri vardı. Sol liderleri bayrak gibi kullanıyor, hatta putlaştırıyorlardı.

Kimileri Marks ve Engels’i; kimileri bunlara Lenin’i, kimileri de Mao’yu da eklerdi. Kimilerine göre Mao tekti. Daha heyecanlı olanlar Che Guavera’yı ikonaya dönüştürmüşlerdi. Hoş, hala Che’li T-shirtlar kullanılıyor. Küçük sol grupların başkanları ise potansiyel put havalarındaydı.

Ama … devrimleri kitleler yaparmış… Olsun!

Ben şimdi bu konuda kararsızım.

Çünkü kafamdaki soru başkadır: ister kişi olsun, ister kitleler, bunlar tarihî gelişmelerde “hangi derecede” etkili olabilir?

Kişiler, kitlelere rağmen pek yol alamaz; kitleler ise bir “çobana” kavuşmadan yönlerini tayin edemezler, diye düşünüyorum.

Kaldı ki, sorunun cevabı toplumun özelliğiyle ilgili olabilir: Geleneksel toplumlar lidere endeksli davranırlar; daha çağdaş ve bireyci toplumlarda liderler putlara pek dönüşmezler; ve paradoks gibidir, bu bireyci – ve demokrat - toplumlarda liderlerin değil kitlelerin (seçmenlerin) rolü daha ağırlıklı hissedilir.

Yani, farklı alternatifler olabilir. Bazı durumlarda – konjonktürde de derler – kitleler, bazı başka durumlarda liderler önemli olabilir.

Bu filozofluklarıma neden olan ise, yirmi yıl önce yazmış olduğum bir yazımın bir rastlantı sonucunda gözüme ilişmesi (2002.11.26). 

O eski yazının birkaç cümlesi şöyle:

“Tayyip Recep Erdoğan’ın Atina ziyareti Yunanlıların Türk imajını sarstı.‘İslamcı’ diye belledikleri bir siyasi lideri herhalde farklı düşünmüşlerdi. Kimileri belki sarıklı ve şalvarlı bir adamı ya da en azından kalabalığın içinde duruşu ve davranışıyla hemen sırıtan bir siyasiyi göreceklerini sanmıştı. Kimileri de bir Osmanlı sadrazamı edasıyla geçmiş yüzyılları anımsatan değerlerden, kaba güçten ve zordan söz edeceğini beklemişlerdi. Bunlar olmayınca bu ziyaret Yunanlılar için hoş bir sürprize dönüştü.

Erdoğan iki ülkeyi ilgilendiren temel konularda geri adım atmadı, ödünler vermedi, bu alandaki politikaları altüst etmedi. Ama tatlı konuştu, gülümsedi, iyimser bir geleceğin umudunu dile getirdi. Saldırgan bir dil kullanmadı, imalı tehditler savurmadı. Ve bu yaklaşım yeni bir politik üslup olarak değerlendirildi...

Beni biraz şaşırtan, yıllarca kurulan kötü Türkiye imajının Recep Tayyip Erdoğan’ın bir iki demeci ve bir kısa ziyaretiyle önemli derecede değişebildiğidir. Demek istediğim, yeni hükümetin böyle bir imaj düzeltme misyonu da var ve şimdilik bu alanda başarılı görünüyor.”

Bunlar yirmi yıl önceydi. Erdoğan artık pek gülümsemiyor, yüzü gergin, saldırgan dil kullanıyor, imalı tehditler savuruyor.

Yunanistan’da onu Osmanlı sadrazamına değil, Sultan’a benzetiyorlar. 

2002 yılının AKP’sinin 2010-2013 yıllarında çok değişmiş olduğu çok söylendi. Ama eski soruya dönersek, değişikliğin nedeni Erdoğan mıdır diye bir soru geliyor akla.

Yoksa çevresi, seçmenleri ve toplumun büyük bir kesiminin doğrudan veya dolaylı etkisinin sonucu mudur değişiklik?

Bu soruların tuzak kelimesi “değişiklik”tir.

Değişiklik bazen özle değil “derece farkı” ile ilgili olabilir. Eskiden nitelik/nicelik farkı çok sık kullanılırdı.

Taktik değiştiren kişi için “değişti” diyebilir miyiz? Kimi zaman kişinin kendisi değil “programı” yanı hedefleri “değişmiş” olabilir. Yani bu tür tartışmalar, tanımlarında anlaşmadığımız kelimelerle sürer gider ve uyum sağlanamaz.

Ama Türk-Yunan ilişkilerinde aynı adamın yirmi yıl öncesine kıyasla farklı olduğu besbelli.

Zaten Erdoğan bir zamanlar “milliyetçiliği ayaklar altına alırdı”, şimdi MHP ile uyum içinde.

Yunanistan sevap ve kusurlarıyla bu denli değişmedi.

O eski ziyaretinde Erdoğan Batı Trakya’ya da uğramış, oradaki Türk soydaşlara seslenmişti. “Siz” demişti, “bu ülkenin vatandaşlarısınız, bu ülkeniz için çalışmalısınız.

“Osmanlı bakiyesi soydaşların Türkiye tarafından askeri amaçlar uğruna kullanılması”  fikri henüz oluşmamıştı.

1999 depremleri – hatırlayanlar vardır herhalde – iki ülke arasında bir yakınlaşmaya neden olmuştu. 2002 yılında, eski yazımdan da anlaşılacağı gibi depremlerin etkisi hâlâ sürüyordu.

Sonra bir kişi “değişti”, ve kötüsü, seçmenleri de bu değişikliği kabul edip sahip çıktı.

Şimdi de, lideri ve toplumu ile – 2002’ye göre - yeni bir rota izlenmekte.

Soru: Uluslararası ilişkilerin seyrini liderler mi, kitleler mi belirler?

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar