HDP ve İYİP iktidarın açık hedefi: Amaç, muhalefeti darmadağın etmek

Daha önce eşine benzerine hiç rastlamadığımız bir şaşkınlık, ezbercilik ve kolaycılıkla soslanmış bir sersemlik yaşanıyor memlekette. Entelektüel seviye içler acısı. Akıl yürütme yerinde akılsızlık yürütme halinde, anlamsız, verimsiz, miyoplukla malul bir siyaset savrulmuşluğundan söz etmek mümkün.

Muhalefetin baskın kesimleri içinden çıkan seslerde tanık olduğumuz vahim bir vizyon ve strateji eksikliği de, yaşanan tarihi trajedinin, endişe üreten açmazın bir veçhesi.

Açmaz, muhalefet katmanı içindeki AKP-MHP eksenli iktidar karteline karşı yöntemdeki çarpık algıdan kaynaklanıyor. Aradan geçen bunca aya ve yıla karşın, muhalefet bileşenlerinin HDP haricindeki kesimi, mücadeleyi demokrasi zemininin yeniden kurulması için birleşik cephe olarak değil, kendi partilerinin muzaffer çıkacağı bir iktidar kavgası olarak algılamakta inat ve ısrar ediyor.

İktidar kartelinin “beka”sı için mükemmel bir açmaz. “Mahallede sokakla arası bağırtı”dan öteye geçemeyen sözde siyaset tartışması sayesinde, AKP ve MHP, muhalefetle açık ve seçik bir kedi-fare oyunu oynuyor ve Türkiye’yi “tek tip yurttaşlı, yüksek güvenlikli, islamcı-milliyetçi polis devleti” modeliyle tahkim ediyor.

Bu açmaz kalıcı olduğu sürece iktidar kartelinin ivmesi de artacak.

Açmaz’ın kalıcılığını gösteren üç muhalefet saplantısı var.

  • İktidar kartelinin şeytanlaştırma söylemiyle mutlak uyum: 17-25’ten başlayıp, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında genişletilen, 15 Temmuz askerî kalkışmasının ardından en etkili halini alan bu söylem, muhalefetin tüm kesimlerini “FETÖ” (Gülen Cemaati) ve “Bölücü örgüt” (PKK) ile cismini bulan iki öcü üzerinden köşeye sıkıştırmak ve aynı dil ve mesafeye mahkûm etmek üzerine kurulmuştu. Bu ikili “nefret objesi” üretimi başarılı oldu. Sağ, merkez ve sol muhalefetin önemli bir kesimi öfkesini bunlara yansıtma konformizmine yanaştı, bir kısmı coşkuyla iktidarın tasfiye ve tevkifat kampanyalarını onayladı, bir diğer kesimi de korkuyla veya ezberle bu iki objeden biri veya ikisiyle canhıraş bir şekilde arasına mesafe koyarak, siyasi mücadelede kendisine meşruiyet alanı ürettiğini zannetti. Elbette tarihî bir “illüzyon”, yani kollektif yanılsama idi bütün bunlar. Sadece, son beş yılda ülkenin adım adım insan kaynağının, temel kurumlarının, iyi kötü nefes alabilen çoğulcu ruhunun gözler önünde kemirilmesine destek anlamına geldiler. Yanılsamanın, iktidar karteliyle kurulan bu dolaylı işbirliğinin asli sebebi şuydu: Son 100 yıldır Türkiye’de iktidarı kim ele geçirdiyse, nefret duyduğu sosyal grupları yok etmeye, yok edemese de doğduğuna pişman etmeye, hiçleştirmeye, paryalaştırmaya çalışmış, ama hiçbir zaman başaramamıştır. Muhalefet hâlâ bu temel gerçekliği anlayabilmiş değil. “Ama biz FETÖ’cü değiliz ki”, “İşte bakın orada FETÖ’cüler var”, veya “Bölücülerle asla”, “Önce terör örgütüyle mesafe koysunlar” gibi nakaratlarla gün dolduran muhalefet kesimleri, sokağa, açlığın dayandığı mahallelere baksalar, bu ezberlerin hiçbir karşılığı olmadığını, halkın bambaşka bir dille umut arayışında olduğunu görecekler.
  • “Nasılsa gidecekler, erken seçim de zaten kapıda” yalanlarında yaşamak: Geleceğe dair vizyon üretememenin en bariz semptomu, ikide bir ortaya atılan bu temennilerde ortaya çıkıyor. Bir veya ikisi dışında, makul bir yöntemle nabız yoklayan kamuoyu araştırma şirketi yok. Yalapşap işlerle sunulan araştırmalar, habire inanılacak yalan üretiyorlar. Ortadaki tek gerçek, oysa, güdük muhalif siyasete muazzam bir inançsızlık ifade eden, yüksek kararsız oranı.
  • İktidar karteliyle “milliyetçilik yarıştıracağım” derken toplumu dünyaya karşı radikalize etmek, hatta delirtmek: Erdoğan, Bahçeli ve Perinçek ile, onlardan ikbal bekleyen üniformalı yerel savaş baronu adaylarının topluma zerkettiği savaş hezeyanına karşı, barış ve bölgede huzur içinde bir arada yaşama sloganıyla HDP dışında karşı çıkabilen bir muhalefet yok. Yani, agresif milliyetçilik zehirine zehir, savaş yangını için benzine benzin ekleyerek seçmenin kendisine akacağı hayaline kapılan muhalefet, böylelikle sadece kendisini iktidar kartelinin kapanına teslim etmiş oluyor.

Karşısında somut anlam taşıyacak herhangi bir ittifak, blok, cephe olasılığına karşı ağlarını kararlılıkla örüyor Erdoğan-Bahçeli ikilisi.

Son günlerde HDP ve İYİP ekseninde alevlenen tartışmaların paralelliği sizce tesadüf mü? Ayhan Bilgen’in bazı laflarına bakarak labirentlere dalanlar, yandaş medya üzerinden körüklenen sözde analizlerin çekimine kapılanlar, farkındalar mı? Ümit Özdağ’ın AKP güdümündeki CNN Türk’te gayet bilinçli olarak tek başına ekrana çıkartılması ardından İYİP’de kabartılan “kriz”, acaba sadece basit bir kavga mı, yoksa daha genel bir “muhalefet kırımı” gayretinin resmi mi?

Prof Ersin Kalaycıoğlu, geçenlerde Cumhuriyet’te yayınlanan mülakatında, meselenin tam da bam teline basmaktaydı, şu saptamasıyla:

“Gerek AKP, gerekse MHP; HDP ve İYİ Parti arasındaki ideolojik farklılıkları olabildiğince gün yüzüne çıkarıp seçmenin gözüne sokmak suretiyle orada bir tesanütün olmamasını sağlamak peşinde. İYİ Parti bloktan çıksın, MHP ile birleşsin istiyorlar.” 

Can alıcı bir saptama.

Şunu da ekleyelim: HDP içinde sadece Bilgen değil, Altan Tan’ın sözleriyle de kopartılmaya çalışılan fırtına, iki güvenilir araştırmada partinin oy oranın yüzde 12 civarında sabitlenmesinden kaynaklanıyor. Bu, Ankara’da devlet içi hakim güçlerin ve iktidar kartelinin derin endişe kaynağı. Bu nedenle, partiyi kapatma hamlesi öncesinde dışardan bu tür “didikleme”lerin artma ihtimalinin yüksek olduğu söylenebilir.

İYİP, son yerel seçimler öncesi yanar gibi olup sönen Millet İttifakı’nın en zayıf halkasıydı. Çünkü MHP’den üreyen bir memnuniyetsizler hamlesi; taktik saiklerle temayüz eden bir oluşum, stratejisi varsa eğer, o da Akşener’in cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine dayalı. Ama bütün bunlar, partinin kayganlığını saklayan özellikler değil. Koray Aydın ve Ümit Özdağ’ın birden fazla kez Külliye’yi ziyaret ettiği, Reis’le el sıkıştığı haberleri de hafızalarda. Bu da, Prof Kalaycıoğlu’nun çizdiği resmi anlamamıza yardımcı olmakta.

“2017 referandumuyla birlikte Türkiye demokrasiyle bağlantısını tamamen koparmıştır. Böyle bir ortamda partiler ne anlama geliyor, seçim ne anlama geliyor, demokrasi ne anlama geliyor? Aynı zamanda Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda sivil toplum ne anlama geliyor?” diye soruyor Ersin Bey. Türkiye’de demokratikleşmeyi sürekli sekteye uğratan, “popülist patronaj” dediği mekanizmanın kalıcılığı nedeniyle hayli karamsar, ama şunu da ekliyor:

“Türkiye’nin tekrar çok partili, demokratik bir rejime dönmesi söz konusuysa bunun için geniş bir mutabakat gerekiyor… Dolayısıyla iktidarda bulunan AKP-MHP ve belki BBP gibi partiler dışında kalan geniş bir parti yelpazesinin -ki bu solun tamamı, artı merkez, artı orta sağı içerecek durumda- tekrar demokrasiyi inşa etmek için bir araya gelip geniş bir yelpaze içinde çalışmaları lazım.”

2023’e kadar seçimi gündeme getirmeyecek, en fazla zorlandığında da 2022 sonunda sandığı - kazanacağı bir seçim sistemi kurduktan sonra - açacak bir iktidar karteli, ülkede despotik bir hegemonya kurmakta kararlı. Bu hegemonyanın tabir caizse “beta versiyonunu” yaşamakta toplum.

Muhalefet, ülke dışında kimi çevrelerde bu iktidar karteline atfen dillendirilen “haydut devlet” tanımının arka planına kulak verse, alternatifi de belki şekillenecek.

Onu da bırakın, bu yönetimin Türkiye’si yolsuzlukların ve kurumsal çürümenin zirveye tırmandığı, mafya formatlarının bürokratik işlere egemen olduğu, “organize suç” yapılarının hukuksuzluk arttığı ölçüde devlet yönetimine paydaş hale geldiği bir ülke olarak algılanıyor. İran’dan pek farklı bir algı değil, dış dünyadaki.

Muhalefet böyle bir Türkiye’nin parçası mı olmaktan yana, yoksa karşı mı? Asıl mesele bu: Çürümeye meydan okumak.

Tespitler böyle.

Gerisi CHP’ye ve diğer muhalefet bileşenlerine kalmış durumda.

Vakit geçiyor, zaman daralıyor.

Yazımı burada bitti sayın, ama…

Son olarak buraya, Demokrasi İçin Birlik’ten gelen, ama medyadaki muazzam karartma nedeniyle güme giden bir çağrıyı da eklemek isterim.

Belki faydası olur, durumun aciliyetini anlamamızda:

“Ülkeyi olağan dışı yöntemlerle yönetmeyi sürdüren iktidar, bu yasama döneminde gündeme gelecek seçim ve siyasi partiler yasasındaki değişikliklerle kaybetmeyeceği bir seçime hazırlık yapıyor. 

Faşist bir rejim inşa edilirken, ana muhalefetin, iktidarın ekonomi ve salgın yönetimindeki başarısızlıklarının, dış politikadaki yalnızlaşmanın, işsizlik ve yoksulluğun, seçimi doğal olarak muhalefete kazandıracağı yolundaki ‘bekleyelim giderler’ politikasının etkisiz olduğu açık.

Üstelik bu tutum bir sandık zaferini de güvenceye almıyor. 

Bu politika aynı zamanda iktidarın dinci ve gerici rejimi normalleştirmek ve kalıcılaştırmak için attığı adımlara, tuzağa düşmemek, çatışmaya girmemek gerekçeleriyle sessiz kalınmasına neden oluyor. Öte yandan yayılmacı, saldırgan, milliyetçi dış politikada ana muhalefet, barışçıl çözümleri savunmak yerine seçim ittifakını gözeterek iktidarın arkasına mevzileniyor. 

Arkasında biriktirdiği insanlık suçları, ülke kaynaklarının yağmalanması, hırsızlık, soygun, talan yüküyle; iktidarın, seçim kaybederek, yandaş şirketlerden vakıflara, belediyelere ve oy devşirdiği kesimlere uzanan geniş çıkar ağını dağıtmayı ya da yargılanmayı göze alacağını düşünmek güç.

Demokrasinin güvencesi olarak görülen sandık ise nicedir eski sandık değil. 

Bütün bu gelişmeler karşısında, Tek Adam rejimine karşı olan muhalefetin, üstünde birleşmiş göründüğü ‘güçlendirilmiş parlamenter sistem’ hedefinin, ülkenin birikmiş demokratikleşme sorunlarını çözüp çözemeyeceği, sandıkta halk desteğini alacak bir umut yaratıp yaratamayacağı sorusu aydınlatılmaya muhtaç.

‘Güçlendirilmiş parlamenter sistem’ ifadesi, güçlü bir meclis ve meclise karşı sorumlu bir hükümet ima etmekle birlikte, muhalefetin topluma asıl vaat ettiği; güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüşle geçmişte aksayan ya da kötü giden her şeyin düzelivereceği. Oysa toplumun ezici bir çoğunluğunun yoksullukla, işsizlikle ve düpedüz açlıkla, salgında ölüm tehlikesiyle boğuştuğu bir ortamda bu yakıcı sorunları gündeme almayan, emekçiler ve yoksullar için adalet sağlamayan bir hedefin sade suya tirit bir demokratikleşme vurgusuyla iktidarı sandıkta yenilgiye uğratmasını beklemek de gerçekçi değil.

Yerel demokrasiden, halkın yönetime her düzeyde etkin katılımını ve denetimini güvenceye alacak mekanizmalardan, gücün ve yetkinin en geniş şekilde paylaşılmasından, Kürt halkının anadilde yaşam ve eşit yurttaşlık taleplerini karşılayacak çözümlerden, emekçiler, yoksullar ve güvencesizler için adaletten yoksun bir demokratikleşme vaadi, toplumun bilinçli, aktif yurttaşlar olarak demokratik mücadeleye katılmasını sağlayamaz. 

Halkın rolünü sadece oy vermeye indirgeyen hiçbir muhalefet hareketi sandıkta bile başarı kazanamaz.

Şimdi içinde bulunduğumuz tarihî anın demokrasi güçlerine işaret ettiği yol, tek adam rejimine karşı en geniş cephenin oluşturulmasını gözetirken, halkın yakıcı sorunlarını öne alan bir toplumsal muhalefet hareketi yaratabilmek. 

Halkın; yalnız her düzeyde bu muhalefet hareketine katılabilmesinin değil, bizzat bu muhalefetin yaratıcısı olmasının araçlarını oluşturmak görevi, Meclis içinde ve dışındaki bütün demokrasi güçlerinin önünde duruyor.” 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.