Faruk Bildirici: 'Müge Anlı’nın ölen kadını peşinen suçlu gösterme hakkı yoktu'

Bornoz kuşağıyla asılı ve vücudu morluklar içinde bulunan bir genç kızın ölümü intihar olabilir mi? Polis ve savcılığa göre mümkün. 21 yaşındaki Aleyna Çakır’ın cesedi 3 Haziran’da evinde polise göre tavana, arkadaşlarına göre kapı koluna asılı vaziyette bulunmuş, üstün körü bir araştırmadan sonra intihar kabul edilmiş.

Müge Anlı, üzerine gidip 8 Eylül’den itibaren ATV’deki programında işlemeseydi, asıl adı Sema Esen olan Aleyna Çakır’ın ölümüyle ilgili dosya öyle kapanıp gidecekti.

Oysa Adli Tıp raporuna göre, intihar vakalarında olması gereken boyun kırığı yok, kemiklerin çevresinde olması beklenen kanama da çok düşük miktarda.  Aleyna Çakır’ın anne ve babasına göre de “yüzünün bir tarafının düzleşmiş, bir gözü tamamen içe çökmüş, kol ve bacaklarında morluklar, dizlerinde sürtünmeden kaynaklı soyulmalar” varmış.  

Ortaya çıkan görüntülerde erkek arkadaşı Ümitcan Uygun’un yerde baygın yatan Aleyna Çakır’ı dövdüğü ve bunu hak ettiğini söylediği görülüyordu. Bu görüntüleri Ümitcan Uygun çekip sosyal medyada paylaşmıştı. Ümitcan Uygun’un sosyal medya hesabında önünde para ve silahlar ile üç hilalli bayrakla çekilmiş fotoğrafları yer alıyordu. 

Ümitcan Uygun’un genç kızı dövüp bayılttığı görüntüler suçun apaçık kanıtıydı. Buna rağmen Aleyna Çakır, Ümitcan Uygun’un o gece kendisine şiddet uyguladığına dair şikayetinden sonuç alamamıştı.

Ancak ölümünün ardından arkadaşlarının bu şiddet görüntülerini sosyal medyada paylaşıp “intihar değil cinayet olduğunu” yazmaları üzerine Ümitcan Uygun gözaltına alındı ama poliste ifadesi verdikten sonra serbest bırakıldı.

Sosyal medyada tepkilerin sürmesi üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, 7 Haziran’da yaptığı açıklamada, “Sema Esen’in erkek arkadaşı tarafından darp edilmesine ilişkin sosyal medyadan canlı yayınlanan görüntülerin ölümüyle ilgisinin bulunmadığı” ifade edildi. Sosyal medyada görüntüleri olan şiddet nedeniyle de Ümitcan Uygun hakkında dava açıldığı belirtildi. 

Aleyna Çakır’ı hayattayken korumayan, 17 Nisan’daki olayla ilgili şikayetinin gereğini yapmayanlar, onun ölümünden tam 12 gün sonra harekete geçip Ümitcan Uygun hakkında dava açmışlardı. Bu davada da Ümitcan Uygun sadece “konut dokunulmazlığını ihlal” ile suçlanıyordu, dayak atması, şiddet uygulamasıyla ilgili bir suçlama yöneltilmemişti.

Aleyna Çakır’ın ölümüyle ilgili dosya böyle kapanıp gidiyordu.

Kızlarının Ümitcan Uygun tarafından öldürüldüğüne ve olayın gerektiği gibi soruşturulmadığına inanan Aleyna Çakır’ın anne ve babası, çareyi Müge Anlı’ya başvurmakta buldu. Müge Anlı, önce anne ve babayı sonra ilgili isimleri programa çıkararak konuşturdu. Daha önce birçok olayda olduğu gibi ekran önünde soruşturma yürüttü.

Arkadaşları, Aleyna Çakır’a sürekli şiddet uyguladığını, başka kadınları da zorla pavyonda çalıştırdığını anlatıyorlardı. Komşusu da Aleyna Çakır’ın dövüldüğü sırada kendi evine kadar gelen sesleri kaydetmişti, o da onları dinletti. Aleyna Çakır\'ın ailesinin avukatı Umur Yıldırım da Ümitcan Uygun’un hiçbir HTS kaydının dosyaya girmediğini ve Aleyna Çakır’ın tırnaklarında bulunan doku ve spermin Ümitcan Uygun\'a ait olup olmadığının incelenmediğini söyledi.

Bu aşamadan sonra Ümitcan Uygun’un programa çıkanları tehdit ettiği, Müge Anlı aleyhine konuştuğu söylenmeye başlandı. Müge Anlı bir programda “Bak Ümitcan programda konuşan herkesi tehdit ediyormuşsun, programa nasıl katılabilirim, nasıl içeriye silah sokabilirim diye konuşmalarından bahsediyorlar. Valla istersen yanıl da gel, bak Allah seni bir kere daha yanıltsın. Hani bir kere yanılttı dövdün kızı canlı yayın yaptın ya. Gelsene hadi gel gel” diye konuştu. Olay bu kadar medyatik hale gelince Ümitcan Uygun, pişmanlık açıklaması yaptı:

“O gün çok fazla alkollü olduğum için sinir krizine girdim ve Aleyna astım hastası olduğu için bir kere vurduğumda bayıldı. Yaptıklarımdan pişmanım, başta Aleyna\'nın ailesine başsağlığı diliyorum ve... ağabeyimden özür diliyorum. Ama ben bu konu hariç suçsuzum. Üzüntümü sessiz yaşıyorum. Benim cezamı da... ağabeyim vermiştir.”

Bu suçlamalar kamuoyu önünde tartışılırken ne polisten ne de savcılıktan hiç ses çıkmadı. Soruşturma dosyası öylece bekletildi.

Müge Anlı’nın 15 Eylül’deki programına Ankara’dan bağlanan bir kişi Ümitcan Uygun’un annesi Gülay Uygun hakkında iddialarda bulundu:

“10 ay evvel bir düğün oldu. Düğüne gittik. Sonradan Ümit geldi, arkasından 6 tane 19 en fazla 21 yaşlarında kız geldi. Benim yanımda da Ümit’in annesi oturuyordu. Yanına gelen o kızlar ‘Yurt anne’ diyerek seslendi. Sordum ‘neden yurt anne diyorsunuz?’ diye. ‘Bizim yurtta çalışıyor, o yüzden’ dediler. ‘Okuyor musunuz?’ diye sordum, hani yurttan çıktıkları için. ‘Hayır, yurt anne bizi 18 yaşından sonra alıp ev açıyor. İşe sokma adıyla götürüyor, oğlu…”

Daha fazla devam edemedi telefondaki kişi. Ağır suçlamalarda bulunduğunu gören yapımcılar, bağlantıyı kesti.

 Anne Gülay Uygun ile ilgili “genç kızları kötü yola düşürdüğü” suçlamaları orada kalmadı. Müge Anlı, 17 Eylül’deki programda Engelsiz Aile Yaşam ve Rehabilitasyon Merkezi’nde çocuk eğitmeni olarak çalışmış olan Gülay Uygun hakkında yaklaşık 20 kişinin de benzer iddialarda bulunduğunu söyledi. Müge Anlı, “Gündeme gelen iddialar üzerine Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da soruşturma başlattı çok hızlı bir şekilde” dedi.

Aynı gün akşam saatlerinde de Ankara’da bir açık arazide Gülay Uygun’un cesedi bulundu. Başından vurulmuştu, yanında bir tabanca ve iki sayfalık bir mektup vardı. Gülay Uygun’un eşi Durak Uygun, eşinin Müge Anlı’nın “iftirasına dayanamadığı için intihar ettiğini” savunuyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sesleniyordu:

“Cumhurbaşkanım ben çok koştum bu yollarda. Ömrüm boyunca has ülkücüyüm. Bir tane sana oy verdim. Benim eşim Müge Anlı’nın bir kelimesine kendini öldürdü. Benim eşim yanına yazmış ‘Benim ölüm nedenim Müge Anlı’dır’ demiş. Benim eşim o kadar gururlu ki dayanamadı. Müge Anlı’yı Allah’a havale ediyorum. Allah onu perişan etsin.”

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da intihar olasılığı üzerinde duruyordu. Başsavcılığın yazılı açıklamasında “Gülay Uygun’un elinde barut izine rastlandığı, “intihar mektubu olarak değerlendirilen iki sayfalık notun Gülay Uygun\'un eli ürünü olup olmadığının belirlenmesi için kriminal inceleme yapılacağı” belirtildi.

Olayların seyri böylece değişince Müge Anlı zor durumda kaldı. Programda “Anne intihar etmeyi düşünüyor ama ağzından maskesini bile çıkarmıyor. Elinde poşetler var ve ensesinden bir kurşunla intihar ediyor” diyerek cinayet olasılığının üzerinde durdu. Sonra da olayın üzerine gitmekten vazgeçmeyeceğini söyledi:

 “ATV, ben ve ailem tehdit ediliyor. Bunun ardından yine suçlu ben oldum onların gözünde. Ben gazeteciyim, ben kimseyi tanımam. Ben gazeteciyim ve tarafsızım. Ben bu yoldan dönmeyeceğim. Allah ömür verdikçe, kim ne tehdit ederse kim yıldırmaya çalışsa da devam edeceğim. Bunların cezalandırılması gerekiyor. Çünkü başka Aleyna ölsün istemiyorum.

Keşke hanımefendi oğluna ulaşmaya çalıştığımızda bizimle konuşsaydı. Ben hanımefendinin adını ve fotoğrafını vermedim. Devlete bıraktım. 3,5 aydır neredeyse tüm medya kuruluşlarında oğlu hakkında bunlar denilirken sakin kalan bir hanımefendi devlet araya girince mi intihar etti ne oldu yani? Biz bu işin peşini bırakmayacağız.”

Fakat Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün ‘Savcı, bir TV programcısı değildir. Varsa bir delilin arkadaş, onun yeri adliyedir, karakoldur” açıklamasının ardından Müge Anlı, tavır değiştirdi. Bakan Gül’e “Ne savcı ne hâkim ne de polisim. Sadece gazetecilik yapıyorum” diye yanıt verse de Aleyna Çakır dosyasını programda işlemeye ara verdi.

Soruşturmanın nasıl ilerleyeceğini ilerleyen günlerde göreceğiz.

Elbette savcılar TV programcısı olmadığı gibi, gazeteciler de savcı, hakim ya da polis değildir. Ama bir genç kızın ölümüyle ilgili kuşkular varsa, polis ve yargı olayı aydınlatamıyor, anne ve baba bir televizyon programcısından medet umuyorsa durup düşünmek gerekir.

Aleyna Çakır’ın dövülmesi ve ölümüyle ilgili süreci yukarıda özetledim. Orada da görülüyor ki, dövülmesi ve ölümüyle ilgili soruşturma gerektiği biçimde yürütülmemiş, tatmin edici bir sonuç elde edilememiş, savcılık da üzerine düşeni yapmamış. Güvenlik birimleri ve yargı görevini yerine getirmeyince onların işlevini TV programcısı üstlenmiş.

Zaten Aleyna Çakır olayı ilk değil. Müge Anlı, Sabah gazetesinin dünkü haberine göre bugüne değin 3 bin 24 kayıp kişiyi bulmuş ve 154 cinayeti aydınlatmış. Cinayet, tecavüz, dolandırıcılık gibi birçok karanlık olaya karışan “Palu ailesi” fertlerinin Müge Anlı’nın programında günler süren itirafları hâlâ hatırlardadır.

Bu kadar çok kriminal olayın bir televizyon programında aydınlatılması, o televizyoncunun başarısı olduğu kadar güvenlik ve yargının da başarısızlığıdır. Daha vahimi de Aleyna Çakır olayında olduğu gibi “güçlünün hukuku”nun geçerli hale gelmesidir.

Duran Uygun’un eşinin ölümünün ardından “Cumhurbaşkanım ben çok koştum bu yollarda. Ömrüm boyunca has ülkücüyüm. Bir tane sana oy verdim” diye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenmesi siyasetin yargı üzerindeki hakimiyetinin sokağa yansımasıdır. Aleyna Çakır’ın ölümünün gerektiği gibi soruşturulmaması ve dayak olayının üzerine gidilmemesinde Uygun ailesinin ilişkilerinin etkisinin olup olmadığı aydınlatılmak durumundadır. Polise ve yargıya güven için de zorunludur bu, Aleyna Çakır’ın ölümüyle ilgili adaletin sağlanması için de…

Ancak Gülay Uygun’un ölümü, “Müge Anlı ile Tatlı Sert” ve diğer televizyonlardaki benzer programların ciddi bir sorununu da gözler önüne serdi. Gazetecilikte insanlar peşinen suçlu gösterilmez; “suçlanan kişi ya da kişilerin yakınlarını zor durumda bırakacak ifadeler”den kaçınılır.

Oysa Müge Anlı ve benzer programlarda bu ilkelere uyulmuyor; insanlar peşinen suçlanıyor, yalanlar, iddialar havada uçuşuyor.  Sadece iddialar da değil hakaretler, ayrımcı, şiddet yanlısı ifadeler de ölçüsüz biçimde dile getiriliyor.

Suçlanan Ümitcan Uygun’un annesi Gülay Uygun’un yurtlarda kalan kızları kötü yola düşürdüğü iddiasının Müge Anlı’nın programında dile getirilmesi de böyle bir durum. İlk programda telefonla bağlanan bir kişi bu iddiayı dile getiriyor, ertesi programda da Müge Anlı, “20 kişinin de benzer iddiaları” dile getirdiğini söylüyor.  Müge Anlı’nın “Ben hanımefendinin adını ve fotoğrafını vermedim” demesi durumu değiştirmez. Ümitcan Uygun’un annesi diye andıktan sonra ismi verilmese de kimliği deşifre edilmiş oluyor; kadın zor durumda kalıyor.

Savcılık açıklaması, Gülay Uygun’un intihar ettiği yönünde veriler içeriyor. İntihar olup olmadığı önümüzdeki günlerde netleşir. Ama yaşamını yitiren kadının Müge Anlı’nın programındaki suçlama nedeniyle zor durumda kaldığı belli.

Ekrandan milyonların gözü önünde soruşturma yürütmenin sakıncalarından biri bu işte.  Birilerinin sözüne dayanarak insanları suçlu göstermek onarılmaz yaralar açabilir. Bu programlarda suçlanan birinin kendini aklaması her zaman mümkün de olmayabilir. Bir programcının insanları bu duruma düşürmeye hakkı yok.

Gazeteci, polis ve yargının yerine getirmediği işlevi üstlenebilir, o açığı kapatabilir ama onların yerine geçemez. Savcı ya da yargıcın yerine geçip kimseye hüküm biçemez.

Müge Anlı da “Ben gazeteciyim” dediğine göre, gazetecilik ilkelerine uymakla yükümlü. Hiç kimseyi ama hiç kimseyi peşinen suçlu göstermemeli, suçlanan insanların yakınlarıyla ilgili dayanaksız iddiaları ölçüp biçmeden, araştırmadan ekrana getirmemeli.

Belki de en doğrusu, bu programların canlı yayımlanmaması. Banttan yayımlanırsa hem hakaret, nefret ve ayrımcılık içeren ifadeler ayıklanabilir; hem de insanlar dayanaksız iddialarla zor durumda bırakılmamış olur.

 

Bu yazı Faruk Bildirici'nin blogundan alınmıştır