Helalleşme: Ziyafet sofrası

“Hayat sen planlar yaparken başına gelen şeydir.” demişti, sanırım John Lennon.

Yazı da sen yazmayı planlarken kendini yaratan bir şey aslında, hele ki gündeme dair yazmaya çalışıyorsan. Bu ülkede gündem dediğin bir an için gözünü kapadığında değişen şey zaten.

Helalleşmek, yüzleşmek ve ahlak üstüne bambaşka bir yazının peşindeydim ben de ama bu yazı günlerdir geziniyordu etrafımda, kendini yazdırmasına engel olacak değildim.

Ahmet Altan üstüne bir çok yazı yazdım bugüne kadar.

Hapisteyken, yaşadığı hukuksuzlukları anlatmaya çalıştım mesela. Gayet iyi bildiğim dosyasındaki adil yargılanma hakkı ihlallerini, olmayan delilleri, manasız iddiaları ve suçlamaları gören hangi hukukçu anlatmazdı ki? Sadece ülkenin değil dünyanın önemli yazarlarından biri, sadece yazı yazdığı için ve birilerinin (sadece iktidarın değil bu arada) bam teli üstünde usta bir cambaz gibi yürümeyi başarabilen nadir insanlardan olduğu için beş yıl hapiste tutulursa, bunu anlatmak ahlaki bir görevdir, herşey bir yana.

Konu Ahmet Altan olduğunda hukuku unutanların ahlaksızlığını tarih not etmiştir de, ben işi tarihe bırakmadım, bu da burada dursun şimdilik.

Bu toplumun ciddi bir sorunu var. Kendi algısına yakın bulduğu müddetçe ona dilediğiniz kadar yalan söyleyebilirsiniz ve inandırmak için uğraşmanıza gerek bile yoktur. Kutsallarından birinin saçlarından yakaladığınız anda, bir avuç saç kopup elinizde kalana kadar çekiştirebilir ve siz her türlü yalandan nemalanırken, toplumu da peşinizden sürükleyebilirsiniz. Çünkü toplumun her kesimi kendi kutsalının paçasına yapışarak ve düşünmeye ihtiyaç duymadan yaşar bu ülkede, kutsal dediğimiz onların yerine düşünmektedir zaten ve düşüncenin fazlasına lüzum yoktur. Kim uğraşacak?

Muhtemelen hakkında en çok yalan söylenenlerden biridir Ahmet Altan, çünkü insanın düşünen bir varlık olduğundan, düşünen insanın sorgulaması gerektiğinden ve sorgulayabilmek için kutsalların paçasını bırakmanın zorunlu olduğundan kuşku duymayan bir entelektüelin bakış açısıyla kavrar dünyayı.Kırk yıldır yazdıkları arasından dilediğiniz üç tanesini alıp okuyun, görmek isterseniz göreceksiniz.

Bu ülkede asker kutsaldır, Atatürk kutsaldır, din kutsaldır, devlet kutsaldır. Kutsal olan sevilir, sayılır ona inanılır, uğrunda mücadele edilir. Bu doğrudur ve insana dairdir. Ama bir entelektüel bunu böyle yapamaz, entelektüel ya da aydın dediğimiz kişinin -kendisi için bir felaket- kutsallara sırtını dayamak gibi bir konforu yoktur.

Ahmet Altan tam da bunu yaptı, aydın olmanın lanetiyle yazı yazdı, sonra gitti aslanlar gibi hapis yattı. Şikayet etmeden, kin gütmeden ve üç tane ödül üstüne ödül alan kitap yazarak. Bundan nefret ettiler ve bence en anlaşılır nefret buydu; böyle birinin var olabileceğini, bunun mümkün olduğunu ve kendilerinin asla buna ulaşamayacağını bu kadar doğallıkla gözlerine sokarsan elbette senden nefret ederler.

Yazarlık, yiğitlik, cesaret, demokratlık gibi işleri, sabah traşını olurken mırıldandığı bir şarkı gibi üstünde taşıyan adamdan bu nedenle nefret edenler arasında ahlaklı davranıp susmayı bilenler olmuştur, onların bu yazıyla ilgisi de yoktur.

Ama başka türlü bir nefret var ki, yalandan ve iftiradan besleniyor bir vampir misali. Bugün ona bu içi boş nefretle saldıranların, onun neden hapis yattığı ve neden yargılandığı hakkında zerrece bilgi sahibi olmadıklarını görmek beni hala şaşırtıyor. Bunu cehalet ve ahmaklıkla açıklayabileceğimi sanmıştım ama sanırım çok yanıldım Bu tam da Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şeye karşılık geliyor, o kadar vahim ve tiksinti uyandırıcı.

Bir kez daha söyleyeyim; ulusalcı-faşistler ve onların peşinde sürüklenenler için çok üzgünüm, Ahmet Altan Taraf’da yaptığı haberler nedeniyle yargılanmadı ve hapis yatmadı. Hatta o kadar ki, onu hapiste öldürmek isteyen bir algının tam ortasında bile AYM Taraf’ta yapılan haberlerin suç olmadığına karar vermek zorunda kaldı. Ahmet Altan, iktidarı eleştirdiği 3 yazı yüzünden hapiste kaldı, ovuşturduğunuz ellerinizden riyakarlığın ve zavallılığın kokusu geliyor, duyuyor musunuz?

Ahmet Altan, iktidar söyleminden medet uman muhalif(!)lerin diliyle söylersek “FETÖ üyeliğinden” de yargılanmadı. Onu herhangi bir cemaate, örgüte bağlayan tek bir delil bulunamadığı gibi, tek kuruş bir menfaat elde ettiğine dair tek bir iz dahi yok, didik didik edilen geçmişinde. Ahmet Altan’ın yazdıklarını okumamış, okuduğunu anlamamış, anladığını hazmedememiş olanların uydurması hepsi.

Bir de Balyoz meselesi var. Ahmet Altan, Mehmet Baransu ve Taraf yöneticilerinin yargılandığı davayı “Balyoz davası” diye yutturmaya ve bir yalanın üstünde tepinmeye çalışanların zavallılığını görmeyenler buna da inandı. Halbuki, o davanın Balyoz Darbe planlarına dair haberlerle ilgisi bile yok. O dava , kimsenin görmediği, Taraf’ta yayımlanmayan, hatta Genelkurmay’ın “biz zaten onu imha ettik” dediği “devletin gizli” bir belgesi ile ilgili.

Şu kadarcık basit bir soruyu dahi soramayanların acizliğine yardakçılık yapanlar hiç mi utanmaz? Bu dava Balyoz haberleri ile ilgili olsa bir darbe planı “devletin gizli belgesi” olur mu? Değilse, o zaman bu tantana ne? “Sahte bu, sahte bu” dediği belgeyi duruşmada “Peki bu gizli belgeyi nereden buldun” diye sallayanlara çok güvenmeyin yani, kalırsınız yarı yolda.

Bilmeyenlere bir daha söyleyeyim ayrıca, Balyoz’daki askerlere verilen cezanın gerekçesinde Taraf’taki haberler yok, Gölcük Donanma Komutanlığında bulunan belgeler var. Bu arada “askere kumpas kurdu, FETÖ’cü askerler terfi etti” iddiası da kuyruklu yalan. Yalan üstüne yalan yığılmış bir hikayenin altında kalan bu toplumun zekası işte. Bu arada Yargıtay Balyoz davasını bozdu, yargılamaları devam ediyor o askerlerin, ama paşa gönlüne göre yargı ve gerçek isteyenler sanki bu hiç olmuyor gibi davranıyorlar.

Aklıma gelmişken, bizzat kendilerinin gerçekliğini hem de doğal bir kibirle kabul ettikleri ses kayıtlarında “ İstanbul tanklarımın menzilinde.” diyen eski paşayı çıkarın hapisten. Bu halde hapis yatmanın gereksiz mağduriyeti ve payesini hak etmiyor, o ayrı da, kendi işini göremeyecek kadar yaşlı ve hasta insanların hapiste tutulmasına karşı çıkacak kadar demokrat ve adil olmayı unutmayalım.

Demokrat ve adil olmak demişken, küçük Ceylan havan topuyla parçalandığına ve annesi evladının parçalarını eteğinde topladığında ağzını açmayan “Türk medyası” Ahmet Altan hakkında cümle kurmaya utanmıyor, farkında mısınız?

İnsanlar gerçekten de demokrat ve adil olmayı unutmuşlar ama asıl önemlisi utanmayı unutmuşlar. Bu ülkede Kürtlere yapılanları, solculara yapılanları, inançlı insanlara yapılanları unutmanın utancını da hatırlamıyorlar doğal olarak. İşin tuhafı, bu yalanlara itibar gösterenler arasında kimi Kürtler, solcular ve inançlı insanlar da var.

Bir kaç soru daha o zaman; durup durup paylaştığınız Taraf Gazetesi manşetlerinin yalan olduğundan nasıl bu kadar eminsiniz? Çok sevdiğiniz, ayılıp bayıldığınız kimi insanların aslında sizin gördüğünüz gibi ve o kadar olduğundan nasıl eminsiniz mesela? Sizin sevdiğinizi yanlışlarına rağmen bizim de sevmek zorunda olduğumuzu kim söyledi? Bu ülkenin asıl sahibi sizmişsiniz de biz her dediğinizi doğru kabul etmek zorunda kalan marabalarmışız gibi davranma haddini nereden buluyorsunuz? Faşizmlerden faşizmler beğendirmeye çalışan bu bayağı satıcı halinizin demokrasi olduğuna inanacak kadar aptal olduğumuzdan nasıl bu kadar eminsiniz? Kimsiniz ki siz?

Yerim dar, yoksa uzun uzun anlatırım da, biraz çaba görmek istiyor insan. Ahmet Altan adı geçen her yere “Ali Tatar, Kuddusi Okkır, Ahmet Şık v.s.” yapıştırıp bu yalanları doğrulamaya çalışanlara diyorum, buyurun okuyun. Dahasını okumak isterseniz de haberim olsun.

http://platform24.org/p24blog/yazi/1494/ergenekon-ve-medyadaki-algi-operasyonu---1

http://platform24.org/p24blog/yazi/1499/kuddusi-okkir-ve-yalanlar

http://platform24.org/p24blog/yazi/1502/-sik-ve-sener--algi-operasyonu

http://platform24.org/p24blog/yazi/1507/--dursun-cicek---algi-operasyonu

http://platform24.org/p24blog/yazi/1508/yarbay-tatar-ve-yalanlar

Hadi bir güzellik daha yapayım, “Bir İddianamenin Hukuk Pornosu Olarak Portesi”ni de koyayım ziyafet sofrasına. Herkese afiyet olsun.

Bunları ve çok daha fazlasını defalarca anlatmışım zaten bunca yıl. Her defasında da açıkça meydan okumuşum” Gelin, tüm bunları belgesi ve bilgisi ile tartışalım dilediğiniz yerde. Hepiniz bir, ben tek.” demişim.

Elinde tek bir kanıt olmadan iftira üstüne iftira atmaktan utanmayanlar aynı zamanda o kadar korkak ki, bir tanesi bile ses çıkar-a-mamış, çıkaramıyor.

Hem yalancı, hem alçak hem de korkak olmak bir bünyeye nasıl sığar ki?

Helalleşmek, yüzleşmek ve ahlak ya konu; Ahmet Altan hakkındaki bilgilerinizle, bütün bu yalan dolanla, bedel ödemekse ödemek, korkmadan ifşa ettiği gerçeklerle, sahici bir demokrasi algısıyla yüzleşebilir mi toplum? Emin değilim. Yüzleşemeyenin helalleşmeye yüzü olur mu? Asla. Demokrat ve adil olmak ahlaka dair midir? Kesinlikle.

Diyeceğim şu; benim bildiğim Ahmet Altan’ın böyle dertleri yok. O, edebiyatın büyülü dünyasındaki görkemli varlığının, inandığı gibi yaşadığı ve sahiden demokrasi adına sağlam cümleler kurduğu kocaman bir ömrün, beş yıllık hapisliğindeki onurlu duruşunun gönül rahatlığıyla yazıyor sadece. Kimsenin ondan alamayacağı ve kimseye benzemediği için sahip olduğu bir gücü var onun. Söylenen yalanların, atılan iftiraların, edilen her çirkin sözün ona ulaşamayacağı ve bizim varlığını hayal edemeyeceğimiz bir yerde duruyor yani. Onun ülkesi edebiyat çünkü.

Ama ben, bu toplum Ahmet Altan’a yaptıklarıyla yüzleşmeden, onunla helalleşmeden ahlaklı olmayı hatırlamadan gökyüzündeki karanlıkta bir parça aydınlık göreceğimizi düşünmüyorum, var benim bir derdim buna dair.

Benim derdim sizin derdiniz değilse de, en azından anlamaya bile çalışmıyorsanız, bir kez daha düşünmenizi önerebilirim ancak…

Gerisini keyfiniz bilir…

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.