Ahmet Altan’ın AYM başvurusuna ‘red’ kararı: Üç soru soruyorum - Av. Çiğdem Koç

Bir günü de en azından hukuksuzluk coğrafyasında olduğumuzu hissetmeden geçirme özleminin, bir avukat için özellikle, ne demek olduğunu anlatamam. Tek bir gün, bu sanal huzuru hissetmek isterken, pat diye karşınıza öyle bir şey çıkıyor ki, nasıl isyan edeceğinizi bile şaşırıyorsunuz.

Ahmet Altan’ın sadece üç yazısından başka gerekçe bulunamayan ama “üye olmamakla birlikte yardım” gibi bir garabetten rekor cezaya çarptırıldığı dosyada yine de “artık ayıp oluyor” denilerek herhalde, tahliye edilmesinin ardından, bir hafta geçmeden yapılan savcılık itirazıyla yeniden tutuklanmasına dair avukatlarının yaptığı bireysel başvuruyu Anayasa mahkemesi “ihlal yoktur” kararı verdi, az önce hep beraber öğrendik.

Bir hukukçu olarak, ilk derece mahkemesinin hükümle el çektiği dosyada aynı derece mahkemesinin nasıl yeniden tutuklama kararı verdiğini bir yıldan fazla bir zamandır kara kara düşünürken, Anayasa mahkemesinin bu kararına ne diyeceğimi bilmiyorum gerçekten, ancak isyanımı paylaşabilirim.

Önce size yeniden tutuklama kararının asıl gerekçesini bizzat mahkeme tutanağından sunayım izninizle:

“…adli kontrol tedbirlerinin harici davranışları da dikkate alınarak amaca hizmet etmediği, bu nedenle İstanbul Cumhuriyet Savcısının sanık Ahmet Hüsrev ALTAN'ın tahliyesine yönelik yapmış olduğu İTİRAZININ KABULÜNE... [karar verildi.]”  Yani diyor ki mahkeme, “dışarı çıkar çıkmaz yazmasaydı tutuklamayacaktık.” Gerisi kanuniliği tartışılabilir ama hukuki olamayacağı kesin bir takım cümleler, her yerde var, isteyen okuyabilir.

Peki Anayasa Mahkemesi, yani ilk derece mahkemelerinin yaptığı hukuk ihlalleri için başvuracağımızı ve hukukun ölmediği, sadece bazen uyuduğuna dair inancımızı korumamızı sağlayacak yüksek mahkeme, bu tutuklamanın herhangi bir hak ihlali teşkil etmediğine dair kararında ne diyor özetle:

“Başvurucunun bu tarihten sonraki döneme ilişkin olarak -13/11/2019 tarihli kararla- hürriyetinden yoksun kalması, Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında bir suç isnadına bağlı tutma niteliğinde değil aynı maddenin ikinci fıkrası kapsamında mahkûmiyete bağlı tutma, bir diğer ifadeyle "mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi" niteliğindedir. Bu nitelikteki bir tutmayla ilgili olarak yapılan bireysel başvuruda suç isnadına bağlı tutmaya ilişkin güvencelerin uygulanması mümkün değildir.”

Peki, bir soru: Henüz kesinleşmemiş, Yargıtay’ın henüz incelemeye bile almadığı ve büyük bir ihtimalle (adil yargılama varsa) ve belki de (yine de tedbiri elden bırakmayarak) bozma kararı vereceği, aleyhe temyiz olmadığından daha fazla bir ceza vermesinin de mümkün olmadığı (alakası yok ama bilinsin diye ekleyelim) bir mahkumiyet kararına dayanarak bir insanı hürriyetinden yoksun bırakmanın gerçek adı ve amacı nedir?

Ben yanıt vereyim:

Çünkü Ahmet Altan bir eylemi yüzünden değil, herhangi bir suç işlediği için de değil, mahkumiyete gerekçe olan yazılarında herhangi bir suç unsuru olduğu için (yazı yazmak zaten suç olmayacağından) yargılanmadı ya da hapiste tutulmuyor.

Onun farkı Ahmet Altan olması. Sadece iktidarı eleştirmesi değil hapiste tutulmasının sebebi; kendisine demokrat-entelektüel-hak savunucusu diyen bir grup insanın, geçmişe dair hesap görme kaygısıyla bu hukuksuzluğa destekleyen iki yüzlülükten,  ahlaksızlıkları , binbir türlü yalanla kendi günahlarını örtmeye çalışan, “hadi iddianı kanıtlayacak delil göster” dediğinde kuyruğunu kısıp kaçan bir grup utanmazın aslında anlaşılabilir telaşlı çabası.

Bir soru daha:

Benzer durumda olan ve tahliye edilenlerin farkı nedir?

Bu soruya bilenler cevap versin.

Son soru da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine:

Neden ve nasıl Ahmet Altan dosyası hakkında karar vermiyor, neyi bekliyorsunuz; siz yargımızda bulamadığımız hukuku aramak için yok musunuz?

Ben bir avukatım.

Hukuka olan inancımı yitirmem demek, kendime ve hayata dair inancımı da yitirmem demek.

Ahmet Altan kendisine yapılan bunca haksızlığa karşı bu kadar yiğitçe, korkusuzca ve asla bir kere bile şikayet etmeden, kendisine yapılan düşmanlıklara dahi merhametle yaklaşabilir ve umudunu yitirmezken ben umutsuzluğa düşmeyi, sadece onun yüzüne bakmaya utanmaktan korktuğum için bile kabul edemem.

O, gücünü, yazdığı kitaplar, sayısını bile bilmediği yazı, yiğitçe girip çıktığı onlarca kavga, gerçek bir entelektüelin kendine olan güveni ve babasına verdiği “yazıya asla ihanet etmeyeceğine” dair sözü sonuna kadar tutmuş olmaktan alıyor.

Dostlarını onurlandıran, düşmanlarını korkutan tam da bu güçtür işte, kimsenin elinden alamayacağı güç.

“Yüksek yüksek” mahkeme kararları dahil.