Utanmanın gücü: Cümleler asla bitmeyecek...

Helalleşmek-yüzleşmek-ahlak dizisine devam edecektim aslında. Bir yandan da “Kaç kişi okuyor ki bu yazıları, artık yazmak bir işe yarıyor mu acaba?” diye aklımdan geçiriyordum.

Dinmeyen bir baş ağrısına susmayan bir mide ağrısı ekleyince, yazmamaya bahane aramaktan kurtuldum sanmıştım üstelik. Yazmak için bahaneler üreten bir insanın bu hale gelişindeki sebep nasıl da korkutucudur, bilen bilir. 

O sırada, genç bir çiftin boğularak öldüğü haberi düştü önüme. İhraç edilmiş bir savcı ve katip eşi ülkeden “kaçarken” ölmüşlerdi. Kaçtıkları ülke değildi muhtemelen, hukuksuzluğun her köşebaşında bizi bekleyen bilinmezliğinden, adil yargılanmayacakları korkusundan ve daha kim bilir hayata dair neden kaçıyorlardı. 

O sırada, Aysel Tuğluk’un artık kendi işini kendisi göremeyecek kadar ilerleyen hastalığına dair haberi gördüm. Annesinin mezarına yapılan saldırı daha dün gibi benim hafızamda bu kadar canlı ve ürperticiyken, onun hafızası dayanamamıştı sanırım. İnsan unutamasaydı bu kadar acıyı nerede saklardı ki zaten? 

Bugün Dünya Madenciler Günüydü, ben yazı yazmamak için bahaneler ararken gün bugün olmuştu. Maden dedin mi, karanlık ve ölüm hep. Soma’nın Ermenek’in ve daha nice madenin dehlizlerinden gelen acı çığlıklar sadece ölüme değil, hakkını alamayan emeğin öfkesine de dairken, katledilen 301 madenci ailesinin avukatı, meslektaşım, dostum Selçuk Kozağaçlı düştü aklıma bu kez de.

Bugün Türkiye Barolar Birliği seçim de yapıyormuş üstelik ve benim umurumda bile olmayışı da tuhaf sayılırdı. Genel bir çürümüşlük halinin kokusu baro siyasetine öyle bir sinmişti ki, son duruşmasına bir tek baro başkanının dahi katılmadığı, adına yargılama demekten hicap duyduğum bu tuhaf süreçte yaşananları düşününce haksız da sayılmazdım bence. Kimin kazanacağını bilmiyorum şu anda ama kaybettiklerimizden ve bir daha asla kazanamayacaklarımızdan çok eminim. Adalet isteyerek hayatını kaybeden bir meslektaşımın bir daha göremeyeceğim gülüşü kadar eminim hem de. 

Tuhaf ülke tuhaf zamanlar. 

“Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganına halel gelmedikçe demokrat olanların, birilerinin kuyruğuna basmadan hak savunuculuğuna soyunanların, namaza durdukları müddetçe ahlaka dair dertleri olmayanların muteber olduğu zamanlara aşina bir milletsek de bu hikaye bu kadar açık seçik ve bu kadar pervasızca anlatılmıyordu galiba.

Ben “artık yazmak neye yarar” diye düşünürken, bazı insanlar neden yargılandığını, neden hapiste olduğunu bilmedikleri başka insanlar için “hapiste gebersin” diyebiliyor, diledikleri yalanı söyleyebiliyor, diledikleri gibi hakaret edebiliyordu. Ve ben bunu cehaletle ve kimse kusura bakmasın da ahmaklıkla ilişkilendirirken asıl cahilin ve ahmağın kendim olduğunu öğreniyordum.

Bu tamamen kötülüktü oysa, buz gibi, katıksız ve sıradan kötülük. 

Ölmüş insanların arkasından “ FETÖ’cü, bölücü” diye diye ve tiksinti duymadan okuyamayacağınız şeyler yazanları, rahatça yalan söylemelerini, iftira atmakta hiç beis görmeyişlerini, bilgisiz olmalarını umursamadan bu yalanları yayma çabalarını, bu “en haklı benim” kibrinin kırılmaz duvarındaki kan lekelerini kötülük dışında bir şeyle açıklamak asıl ahmaklık ve cahillik olsa gerek.

Herkesin duvarında bir resim asılı, herkesin kulağında bir ilahi çınlıyor susmadan, herkesin bir kutsal kitabı ve peygamberi var ve herkes bütün bunları sadece acıları ayrıştırmakta, daha çok acıyı iştahla ummakta kullanıyor. Alkışlar, sloganlar birbirine karışıyor. Gizli bir ayinde, yüzüne maskeler takmış, karanlık pelerinler giymiş insanların ortasına çırılçıplak atılmış, başımıza ne geleceğini bilmeden öylece bekliyor gibiyiz, bir avuç insan. 

Helalleşmek-yüzleşmek ve ahlaka dair cümle kurmayacaktım oysa ben. 

Bu kadar ölüm ve acı, bu kadar hukuksuzluk ve yoksullukla terbiye olamamışken bir toplum, “yazmak neye yarayacaktı ki aslında “diye düşünecek ve susturacaktım kalemi.

Ama, tam bu sırada önüme düşen şey utanma duygusuydu işte.

Sulara kapılıp giden hayatlardan, öldürülen çocuklardan, hapislerdeki binlerce masum insandan, hasta ve yaşlı mahpuslardan, sarılmayı özlediğimiz dostlardan ve üstümdeki cübbeden utandım.

Kötülük karşısında durmaktan, susmaktan ve gerçeğe dair inancımı bu suskunluğa mahkum etmekten utandım.

En çok da yazıdan, yazmanın gücünü bir anlığına unutuşumdan utandım sanırım.

O iki genç insanın, birbirini seven iki aşığın gülümseyen fotoğrafına, mücadeleye ömür vermiş bir kadının simler dökülmüşe benzeyen saçlarının çevrelediği yüzü eşlik etti. Hapiste bekleyen dostları düşündüm, onlara götürülecek kitapları. 

Mücadele etmeye değer şeyleriniz varsa yazmaya da gücünüz oluyor, konuşmaya da, kavgaya da.

Helalleşecek vicdana, yüzleşecek yüze ve sahip çıkacak ahlaka dair cümleler asla bitmeyecek. Bitmesine izin vermeyin!

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar