Sadece umutlanmakla geçen ömürler

İranlı Şair Şirazi, bir şiirinde der ki:

“Bir ömür daha lazım, ölümümüzden sonra,
Çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanmakla geçirdik.“

Türkiye’nin hukuk algısını, yaşanan acılardan ve haksızlık duygusunun insanın içinde bir bıçak gibi dönüp duran kanlı sancısından azade bir dille anlatmak istersek eğer, bu dizeler belki de tam bize dairdir.

Son yıllarda yaşadığımız ağır hukuk ve insan hakları ihlalleri, özellikle siyasi nedenlerle hapislerde olan dostlarımız, aydınlar ve güzel ülkemin toprağına emanet ettiğimiz hak savunucuları, hukukçular, her birimizin içindeki mağaralara tırnakla kazınan ve tarihin insafına bırakılan duvar resimlerinde ölümsüzleşirken, biz mutsuz ama umutsuz değiliz.

Fikir ve ifade özgürlüğünün insan aklında haliyle huzursuz bir mülteci gibi dolaşması sadece ülkemizin değil, galiba dünyanın temel sorunu. En demokratik sayılan toplumlarda bile, bir biçimde, kutsallara takılıp düşüyor çünkü gerçek demokrasi. 

Kimi zaman insan ruhunun buna uygun olup olmadığını, ait olduğumuz bu yaşam formunun bencil ve menfaatçi genlerinin demokrasiyi ve onun en önemli unsuru olan fikir ve fikri ifade etme özgürlüğünün sınırlarını asla aşamayacağı duygusuna kapıldığımı inkar edecek değilim.

Irkçılığın, bütün dinleri kapsayan ve bence din kavramının doğasını oluşturan bir tür fanatizmin, cinsiyet kimliklerine dair ilkel güdülerin ayrımcı karakterinin her toplumda ve her çağda, bir biçimde, iniş çıkışlarla da olsa hayatımızda yer ettiği gerçeğini kabul etmezsek, bütün bu insana dair kötülük haliyle mücadele etmemiz de mümkün görünmüyor bana.

Tam da bu karanlığın içinde, işte o Şirazi’nin dizesindeki “bir ömür daha” yı şimdiki zamanda sıkı sıkı tutan insanlar hep var oldular ve o nedenle insan karanlığa hiç teslim olmadı tamamen. Kavga hep devam etti, yenilgilerde alınan yaraların kabuğunu kanatarak bu mücadeleyi diri tutmak mümkün oldu bu insanlar sayesinde.

O insanlara toplumun aydınları, entelektüelleri diyoruz. 

Yazarlar, sanatçılar, hukukçular, hak savunucuları; yaptıkları işin riskini almayı göze alacak kadar cesur, bedelini ödeyecek kadar onurlu insanlar. Teslim olmadıysak eğer, o insanların hep bir diğerinden aldığı ve yere düşürmediği demokrasi bayrağının kötücül bir soğuğa karşı bedenimizi koruyan varlığındandır sanıyorum ki.

Bir süredir ülkemde yaşanan hukuk kıyımından en çok nasibini alanlar arasında işte böyle insanlar var. 

Cenazelerinin bir direnişe dönüştüğü, tutsaklıklarının umut bahçeleri büyüttüğü insanlar.

28 Kasım 2015’de güpegündüz sokak ortasında vurulan Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin acısı hala gözlerimize batan cam kırıkları gibi asla bırakmıyor bizi, bırakmayacak. Üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen katilleri bulunamayan ve ömrünü faili meçhullerin hak mücadelesine adayan meslektaşımız Tahir Elçi’nin kendisinin bir faili meçhul olmasına izin vermemek için verilen mücadele, aynı zamanda simgesel bir direniştir.

Geçen yıl, 27 Ağustos 2020’de ölüm orucunda kaybettiğimiz Avukat Ebru Timtik de başka bir acının, bir kalp ağrısının dövmesidir hepimizin ruhunda. Bir avukatın adil yargılanma talebiyle ölüm orucundan başka bir yol bulamadığı ve modern olduğunu iddia eden bu çağda en doğal hakkı için, adalet için ölüme yürüyen bu meslektaşımızı nasıl unutabiliriz? Birlikte yargılandığı meslektaşları, yoldaşları ve kızkardeşi hala hapisteyken üstelik.

Sadece yazı yazdığı, kırk yıldır demokrasi adına yazı yazdığı için beş yıla yakın bir zaman hapiste kalan, sadece Türkiye’nin değil dünyanın sayılı romancılarından olan Ahmet Altan bugün nihayet özgür olsa da, ondan ayrı geçen bu beş yılın hesabını kim verecek bize? 

Anadilinin bu büyük söz ustası, kimsenin söylemeye cesaret edemediklerini sanki bir şiirden bir parça okur, diline takılmış bir şarkıyı mırıldanır gibi söylemeyi başaran bu cesur adam, hapiste yazdığı üç kitapla ve bir de tarihe miras bıraktığı, hala duruşma salonlarında yankılanan, her biri birer manifesto olan savunmaları(!)ve “hapiste nasıl yiğitçe yatılır “ konulu tokat gibi dersiyle çoktan kendi tarihini yazıp koydu kitaplarının yanına. Edebiyatın kıyamet gününe kalacak ihtişamlı varlığıyla dokunulmaz oldu, yazının büyüsüyle yıkıp geçti duvarları. 

Ona yaşatılan hukuksuzluk süreci devam ediyor, toplumun bir kesiminin, bir türlü kök salamayan demokrasi ağacının sahte gölgesinden ona atmaya çalıştığı süngerden iftira taşlarının kaldırdığı toz da dinmeyecek gibi olsa da onun edebi gücü karşısında gücün yalanla besleyen tarihi de diz çöküyor sonunda. 

Bu ömrü umutlanarak geçirebiliyorsak, Ahmet Altan, bu umut ve direnç şiirinin en sağlam kurulmuş dizelerindendir ve bir ömrümüz daha olacaksa da ona teşekkür etmek için olacaksa anlamlıdır.

Avukatlar verdik toprağa, onların mezarlarında açan güllerin kokusunda avunmaya çalışıyoruz diyorum ya; bir yiğit avukat, meslektaşı olmakla onur duyduğum, dostluğuyla çoğaldığım ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı da bu gül kokusunun öfkesini mücadeleye evriltip, aslanlar gibi bedel ödeyenlerdendir. 

O dışardayken daha az adaletsizlik olurdu, o dışardayken daha güvendeydik hepimiz. Dünyaya dair kurduğu düşlere, hiçbir gücün açmayı beceremediği bir yumrukla yürürken, göçük altında kalan madencilerden, bombalanan köylülere kadar herkesin arkasını dayadığı bir dağ gibidir onun varlığı. 

Uzun yıllara dayanan devrimci avukatlık geleneğinin bayrağını hep onurla taşımıştır, onun kim olduğunu bilenlerin, şimdi Silivri cezaevinin üstünde gördüğü uçurtma işte bu bayraktan başka bir şey değildir zaten. Yalan söylediği kanıtlanmış itirafçı beyanları dışında tek bir delil olmadan toplamda beş yıldır hapiste tutulan Selçuk 

Kozağaçlı, mesleğimizin onurudur. Gür sesiyle okuduğu bir şiir düşer bazen aklıma;

“Hep böyle süreceği sanılır bu gül hikayesinin,
Hep böyle sürer gerçi amma, bir gün sonu değişir.”
*

Her zaman, “Biz kazanacağız!” diye bitirdiği bir cümledir aslında umut dediğimiz ve evet, dostlarımızın mezarları başındaki güllerin kokusu hatırlatır bize; “bir gün sonu mutlaka değişir.”

Dinmeyen bir ağıttır Kürt Halkının tarihi. İşkenceler, ölümler, göçler ve kayıpların bir ateş başında toplanmış acılarıyla beslenen bir barış açlığıdır. Milliyetçilik dediğimiz şeyin ırkçılığa yanaşmalık yaptığı gerçeğinden hoşlanmayanların “Kürt Sorunu” dediği şey, aslında bir halkın onurla var olma mücadelesinden başka bir şey de değildir. 

Bu mücadeleyi bir umuda dönüştüren HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş yıllardır hapiste. Sadece Kürt halkının değil, demokrasiyi, barışı ve eşit yurttaşlık hakkını talep eden bütün kesimlerin sevgisini kazanmış olan Demirtaş, AİHM ‘nin ağır ihlal kararına rağmen hala özgürlüğüne kavuşmadı. 

Ama bizler için onun sadece bedeni hapiste, yazdığı kitaplar, bir tek ricasıyla değiştirdiği umutlu dengeler ve asla vazgeçmediği barış diliyle, dilinden bal damlayan bir sevgilisidir o artık toplumun geniş bir kesiminin. Dünya güzeli eşi ve büyümelerini uzaktan izlediği güzel kızları da eşlik eder bu yolculuğuna; sevdayı ve sevgiyi de öğretirler bir yandan. 

Siyasetin insan için, insan onuruna ait yapılabileceğini hapiste çoğalttığı romanların, öykülerin, türkülerin arasında özenle koruduğu bir ağaç gibi büyüten Demirtaş, bir halkın kutup yıldızı gibi parlıyor, dağ başında bir hapishanede olsa ne çıkar? Ona ve yoldaşlarına yaşatılan hukuksuzluğun bittiği günü en güzel giysilerimizi giyip, zafer şarkılarını, barış türkülerine ekleyerek söyleyeceğiz hep birlikte. Kardeşliği değil, eşitliğin gerçeğini, ana dillerin özgür birlikteliğini kutlayacağız. Bu kadar eminsem kendimden, Edirne Cezaevinde yıllardır direnerek ve sapasağlam duran bu yiğit adamın varlığını bilmemdendir.

İnsan hakları savunucuları, aktivistler de pek sevilmez bizde iktidarlar tarafından. Hep böyle gelmiştir, ama dedik ya böyle gitmesin diyedir bütün derdimiz.

İsteseydi hiçbir şeyle uğraşmayacak ve keyfine bakacak bir iş insanı çıktı ve toplumsal barış, sanat adına söz söylemeye, kültürel bir gelişimin peşinde işler yapmaya başladı. 

Sevilmez böyle ezber bozanlar dedim ya hani; demokrasi, barış ve eşitlik düşlerinin peşinde bir düşpeşi yolcusu olunca onun gibi biri, elbette cezasız kalmadı, Osman Kavala yıllardır kimsenin anlam veremediği bir nedenle hapiste. Hakkında olmayan somut deliller her türlü suça uydurulmaya çalışılsa da aranılan suç bir türlü bulunamıyor. 

“Olmayan somut delil” kafa karıştırıcı, biliyorum; ama bir hukukçu olarak kafamın karışıklığını, bu davanın ve Osman Kavala’ya yaşatılanların Kafka’yı kıskandıracak hikayesindeki gerçeküstülüğe vermenizi rica ediyorum. Demokratik bir tepkinin büyüyerek toplumsal bir güzelliğe dönüştüğü, barışçıl bir eyleme evrildiği Gezi olaylarının sorumlusu ilan edilmesiyle başlanan Osman Kavala’nın yargılanma süreci, bir kaç durakta durduktan sonra yolunu kaybederek ve tüm inandırıcılığını yitirerek geldiği noktada, AİHM ‘nin ihlal kararı da şurada dururken, bir kara delik olarak yargı tarihimizde yerini aldı. 

“Ülkem için çok üzülüyorum.” diyen ve bunu söylediğinde aslında en büyük haksızlıklardan birine uğramış olan bu adam, bir kere bile kuru öfkeden ibaret cümle kurmamıştır, ülkesini sevmekten ve insanlar için bir şeyler yapmaktan hapiste bile vazgeçmemiştir. Umutsuzluk mu? Asla!

Biraz başa dönersek, bu yazının ara sokaklarında bıraktığım ekmek kırıntılarını takip ederek, sahici bir demokrasinin insan denen varlık için zorluğundan bahsettiğim yere varırız. Kendi mahallesinden, kendisi gibi olandan başkasına söz ve hatta yaşam hakkı tanımak istemeyenlerden, aslında öyle değilmiş gibi yapmak için demokrat maskeleri takanlara kadar, özgürlüklerden oyuncak yapıp savaştıran kavgacı ve sorunlu çocuklar topluluğuna benzemiyor mu insanlık?

İşte o çocuklara dersini veren bir milletvekili, bir insan hakları savunucusu çıktı sahneye bir gün. Ve dedi ki:” Kimlik sormaz vicdanı olan.” Sormadı da, kimin haksızlığa uğradığına, kimin haksızlık yaptığına bakmadan, zalimler ve mazlumlar sürekli yer değiştirirken kin tutmayı aklına getirmeden, halkın vekili olmayı sadece kendisine oy verenlerin değil, gerçekten halkın vekili olmak demek olduğunu gösteren HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, dokunanın yandıklarına dokunup, bir de doktorluğun yeminine vekillik yeminini ekleyip, o yaraları sarmaya başlayınca, önce vekilliği düşürüldü ardından 96 gün tutsak edildi. 

“Ne olur ki hapiste olsam?” dedi, orada da devam etti yoluna. Korkmaz, yılmaz, teslim olmaz vicdanına güvenen Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun elinden alınan dokunulmazlığı yasadan değil, işte bu vicdandan geliyordu. Aldıklarını sandılar, ama o hala dokunulmaz. Şimdi oy birliği ile verilmiş bir ihlal kararı, yaşanan hukuksuzluğu yok saydırmaz ama haklı olanın hakkını teslim etmeye yarar belki.

İsimlerini saydığım bu aydınlar, yiğit ve cesur insanlar birer simge. Kitaplara sığmayacak bir hikayesi var çünkü ülkemin mücadele tarihinin; isimlerini burada anamadıklarımdan özür dilemeliyim.

Bizimki gibi toplumlarda demokrasi mücadelesinin bütün olasılıklarını göze alan, bedel ödemekten korkmayan ve sırası geldiğinde gülerek, gülerken ölerek bu bedelleri ödeyenlerdir işte hala ruhlarımızın açlıktan ölmesine engel olanlar.

Biz, onların gölgesinde korunaklı adımlarla yürümeye çalışanlar için en büyük onur, çağdaşları olmak, düşlerini paylaşmaya çalışmaktır.

“Ben de gördüm o kahramanları,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!”
diyen Nazım Hikmet’e atıfla, onlarla aynı köprüyü geçme gayretimizdir bizi diri tutan.

“Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!” 

Demokrasi mücadelesi için yüreklerini ateşe atanlara, yüreklerini yan yana koyanlara borcumuz hiç bitmeyecek.
Ve, biz kaç ömür yaşarsak yaşayalım, hep bir ömür daha gerekse bile umutla geçireceğiz her birini.

Şirazi ile başladık bu yolculuğa, onunla varalım o zaman:

“Bu gece bezmimize mum da gerekmez,
Bu gece meclisimiz dost yüzü nuruyla tamamdır.”
diyor şair;
Dostlarımızın şimdi uzakta olan yüzlerinin ışığı hep bizimle.

Bir dost meclisine umudu taşıdığımız güne dek, o günün ışıltısını düşleyerek…
 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar