'AB ve ABD, 2021’de Türkiye ile politikalarını gözden geçirmeli' - Marc Pierini

Soğuk Savaş döneminde NATO'nun önemli bir ortağı, Avrupa Konseyi'nin güvenilir bir üyesi ve gelecek vaat eden bir Avrupa Birliği aday ülkesi olan Türkiye‘nin Batı için yıkıcı bir ortak olma pozisyonunu benimsemeye doğru önemli bir yol kat ettiği, bundan dolayı hem Avrupa Birliği ve hem de ABD’nin Türkiye ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmeleri gerektiği belirtiliyor.

Avrupa Birliği eski Türkiye büyükelçisi Marc Pierini konuyla ilgili olarak Francesco Siccardi ile birlikte Carnagie Avrupa için kaleme aldığı makalesinde son zamanlarda Avrupa ülkeleri ve ABD ile anlaşmazlıklar mantar gibi artan Türkiye’nin hukuk devleti mimarisinin istikrarlı bir şekilde parçalandığı, ekonomisinin de uyumsuz politikalar ve yıllardır süren yandaşı kayırma politikalarından dolayı muzdarip olduğunu belirtiyor.

2020 yılının Türkiye’nin geleneksel Batılı ortaklarıyla ilişkilerinde bir dönüm noktası olduğu, dış politikasının şiddetli milliyetçi söylemlerle ağır bir şekilde askerileştirildiğinin altı çiziliyor.

Türkiye’nin ilişkilerini kasti olarak bozmasının Batılı müttefikleri ve NATO ile ilişkileri açısından önemli sonuçları olduğuna dikkat çekilen makalede, “Buna karşılık, yeni ABD yönetimi ve AB, Türkiye ile yakın ilişkilerini sürdürmeyi teklif ederken, kendilerinin ve Kuzey Atlantik ittifakının çıkarlarını korumak için 2021'in başlarında bir dizi adımlar atmalıdır. Türkiye’nin çağdaş tarihi, Avrupa ve Batı ile derin ilişkilerden biridir” deniyor.

İktidara geldiği 2002 yılından itibaren AKP’nin gündemine ekonomik ilerleme ve yönetim reformlarının damgasını vurduğuna vurgu yapılan makalede AKP’nin ilk yıllarındaki ekonomik başarısan övgüler diziliyor:

“Cari fiyatlarla, Türkiye’nin kişi başı GSYİH'si 2002 ile 2019 arasında neredeyse üç katına çıktı. Bununla birlikte, bu ani büyüme doğrusal olmaktan uzaktı ve dengesiz, bazen de işlevsiz bir siyasi ve ekonomik sistemin falsolarını ortaya çıkaran iniş çıkışlarla doluydu. AKP iktidarının ilk yılları büyük kurumsal ve siyasi değişimleri beraberinde getirdi. Geçmişinden kopan ve AB ile olumlu görüşmelere giren yeni hükümet, ekonomiyi benzeri görülmemiş büyüme oranlarına getiren bir dizi yapısal reform başlattı. Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri 2005 yılında başladığında, AB’nin mali ve teknik desteğiyle ülke birçok alanda Avrupa normlarına ve standartlarına uyum sağladı.”

Kıbrıs’ın Mayıs 2004'te AB'ye girmesi ve Ankara’nın Lefkoşe ile ilişkilerini normalleştirmeyi reddetmesiyle AB-Türkiye ilişkilerinin bozulmaya başladığı, Brüksel‘in Aralık 2006'da Türkiye’nin katılım sürecine kısıtlamalar getirdiğine vurgu yapılan makalede, on yılın ikinci yarısından itibaren AKP’nin yolsuzluğa ve kayırmacılığa elverişli bir ortam yaratmak için ülkenin güç merkezleri üzerindeki nüfuzunu artırmaya başladığı belirtiliyor.

2 binli yıllarından başından itibaren Ankara‘nın ekonomik ve mali sistemini reforme etmek için başka ciddi bir girişimde bulunmadığına işaret edilen makalede Türkiye’nin 2013’teki Gezi olaylarıyla birlikte hızla otoriterleşmeye gittiği anlatılıyor:

“Büyümesinin zirvesindeyken bile döviz cinsinden borçlanmaya ve yabancı yatırıma bağımlı olması Türkiye‘yi dış şoklara maruz bıraktı. Ekonomik reformlardaki yavaşlamaya, adım adım demokratik düşüş eşlik etti ve bu 2013'te çarpıcı bir şekilde hızlandı. 2013 Gezi Parkı sivil protestolarına verilen acımasız karşılık ve dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile o zamana kadar siyasi müttefiki olan din adamı Fethullah Gülen arasındaki muazzam kavga bir dönüm noktası oldu.

Bu, polis, yargı ve kamu idaresinde tasfiyeler, medyanın susturulması ve sivil toplum kuruluşları, özgür düşünürler ve avukatların taciz edilmesi de dahil olmak üzere Türkiye’nin hukukun üstünlüğü mimarisinin bozulmasına yol açtı.

Daha sonra, başarısız Temmuz 2016 darbesinin ardından, büyük ve görünüşte bitmeyen bir tasfiyenin boyutlarında düzeltici önlemler alındı: Yaklaşık 150 bin memur işten atıldı, çoğu iddianame dahi olmadan 70 bin kadarı tutuklandı. Tutuklanan bu binlerce kişi arasında yer alan gazeteci ve yazar Ahmet ve Mehmet Altan, Kürt siyasetçi Selahattin Demirtaş, gazeteci Nazlı Ilıcak ve işadamı ve hayırsever Osman Kavala'nın temelsiz tutuklanmaları Türkiye ile Batılı ortakları arasındaki temel ayrılığı gözler önüne seriyor. Bu davalar, Ankara’nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerinin açık ihlalidir.”

Türk demokrasisinin bozulmaya devam etmesinin sürpriz olmadığını, 2003'te başbakan, 2014'te cumhurbaşkanı olan Erdoğan’ın sandık meşruiyetine dayalı bir demokrasi biçimi uyguladığını aktaran Pierini, “Bu dar kavram, Batı demokrasilerinde görülen geleneksel kontrol ve dengelere hiçbir zaman gerçek bir rol verilmemiştir” diyor.

Ekim 2018’de AKP’nin MHP ile ittifaka gitmesinden sonra tahmin edilebileceği gibi birçok konuda pozisyonların sertleşmesine neden olduğu belirtilen makalede, iç cephede, ülkenin demokratik normları ve Kürtlerle ilişkileri daha da kötüleşirken dışarıda ise Türkiye’nin iddialı dış politikasının Doğu Akdeniz ve Ege denizlerindeki yayılmacı Mavi Vatan doktrinini, Kıbrıs ile devam eden anlaşmazlıkları ve Türkiye’nin nüfuz alanı olarak kabul ettiği bölgelerde askeri rolü artırmasını beraberinde getirdiği ifade ediliyor.

AKP iktidarının ilk yıllarından beri planlanan ve ülkenin savunma sanayisinde büyük bir yenilik ve performans hamlesi ile mümkün güçlü bir askeri yapılanmanın şimdi etkilerini gösterdiğine de vurgu yapılan makalede, bu birikimin Türkiye’nin dış operasyon yeteneklerinin geliştirilmesinde belirleyici bir faktör haline geldiği ve liderliğin kendisini daha iddialı bir dış politika oyuncusu olarak konumlamasına izin verdiği de belirtiliyor.

Makaleye göre bir helikopter gemisi, Bayraktar Akıncı yüksek irtifa, uzun mesafe dayanıklı silahlı drone ve insansız deniz saldırı gemisi başta olmak üzere 2021'den itibaren daha fazla ekipmanın faaliyete geçmesinin de planlandığına işaret edilen makalede ancak Türkiye’nin motorlar, radarlar, karşı önlem sistemleri, optikler ve füze savunma sistemleri için Batılı tedarikçilere güvendiğine işaret ediliyor.

Makaleye göre bu yapısal zayıflığın da- bu ekipmanların ambargo ile bağlantılı riski - Türkiye'nin ulusal savunma sanayisinin dinamizmi ve Güney Kore, Ukrayna veya Birleşik Krallık gibi yabancı hükümetlerden tedarik çeşitliliği sayesinde büyük olasılıkla aşılabileceği belirtiliyor.

Türkiye’nin Rus yapımı S-400 karadan havaya füze sistemlerini konuşlandırması, eğitim ve bakım için Rus personeline bağımlılık şeklinde siyasi bir olasılık yarattığını belirten Pierini, makalesinde Türkiye’nin S-400’lere karşılık Rusya’ya önemli tavizler verdiğini de belirtiyor:

“Aynı zamanda Türkiye, S-400 füzelerini NATO’nun en büyüklerinden biri olan ve birçok ittifak tesisine ev sahipliği yapan ordusunun merkezine konuşlandırarak ittifakın füze savunma mimarisini engellemekte tereddüt etmedi. Bölgesinde kendisine yönelik potansiyel tehditlere kıyasla konuşlandırılan bu silah sistemlerinin çok büyük olduğu düşünüldüğünde bunun askeri bir önlemden çok siyasi bir amaca hizmet ettiği görülür.

Buna ek olarak, Türkiye, Rusya'nın hava kuvvetlerine uçuş hakları vererek bu şekilde Rusya'dan Suriye'deki Hmeimim Hava Üssü'ne ve buradan doğu Libya'ya giden rotanın önemli ölçüde kısalmasını sağlamış, Moskova'nın bölgedeki politikalarını kolaylaştırmıştır. Ancak Türkiye-Rusya ilişkileri karmaşıktır ve sadece işbirliğinden değil, ayrılıklardan ve çatışmalardan da oluşmaktadır.”

”Türkiye’nin mevcut dış politikası hem yıkıcı, hem de iç siyasetle derinden ilgilidir” diyen Pierini, bunun siyasi güvensizlik yarattığına da işaret ediliyor.

Şubat-Mart 2020'de, Türkiye İçişleri Bakanlığı bünyesinde bin kişilik bir özel kuvvetler subayları biriminin Yunanistan ile kara sınırına paramiliter bir saldırı başlattığını ve beş binden fazla mültecinin otobüslerle sınıra taşındığını anlatan Pierini, AB’nin Yunanistan’la sınırı kapatarak dayanışma göstermesi nedeniyle Türk yetkililerin mültecileri geri çekerek ülkenin dört bir yanına yeniden dağıttığını aktarıyor.

Türkiye’nin Kasım 2020’de iki devletli bir çözümün artık tercih edilen seçenek olduğunu belirterek iki toplumlu, iki bölgeli federal modeli reddettiğini de yazan Pierini, Ankara’nın bundan sonraki süreçte Avrupalı komşuları ile kalıcı gerilimleri körüklediğini vurguluyor.

10-11 Aralık 2020 tarihli Avrupa Konseyi toplantısında, Türkiye'ye Doğu Akdeniz’deki araştırma ve sondaj faaliyetleri nedeniyle yaptırımlar uygulanmasına karar verildiğini hatırlatan Pierini, yaptırımların güçlü bir sinyal olduğunu, ancak Türkiye’nin gaz operasyonlarıyla sınırlı olduğu için muhtemelen etkilerinin minimum düzeyde olacağını ifade ediyor.

Pierini, Türkiye-ABD ilişkilerinin önündeki en önemli krizlerin ise S-400 füzeleri ve Halkbank davası olduğuna işaret ediyor.

Batı için Türk dış politikasının, Ankara’nın çok çeşitli ekonomik, askeri, güvenlik ve ideolojik hedefler peşinde koşması nedeniyle labirent gibi görünebileceğini yazan Pierini şu ifadeleri kullanıyor:

“Türkiye’nin dış politikası kesinlikle Batılı liderleri rahatsız ediyor, ancak ülkenin resmi anlatısı, Kuzey Atlantik ittifakına üyeliğinin Rusya, Çin veya Ortadoğu devletleriyle ilişki kurmasını engellemediği yönünde. Akademisyenler, Türk dış politikasını ‘boşlukları doldurmak ve yanlışları düzeltmek’ olarak tanımlıyor, bu da ABD’nin Akdeniz ve Ortadoğu’dan hızla ayrılması üzerine kurulu olduğu anlamına geliyor.

AB’nin bölgede diplomatik bir aktör olarak bulunmaması; ve Türkiye'nin çıkarları için çok önemli gördüğü Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Güney Kafkasya'daki çözülmemiş anlaşmazlıkların sürekliliği. Türkiye'deki iç siyaset Ankara'nın, Kürt isyanı, Doğu Akdeniz sularına erişim, Kıbrıs Türk toplumunun hakları ve Azerbaycan'ın tartışmalı Dağlık Karabağ topraklarındaki hakları gibi kendi ülkesinde fikir birliğine varılan dış politika seçimlerine odaklamasına yol açtı: Bu, birkaç muhalefet partisinin bayrak etrafında toplanmasına yardımcı oldu.”

Sonuç olarak, Türkiye’deki kitlelerin büyük bir bölümünün ülkeyi AB, Rusya ve ABD ile eşit düzeyde uluslararası bir statüye yükselmiş bir ülke olarak gördüklerini ve bunun birçokları için değerli bir ödül olduğunu da yazan Pierini, "Bu mantıkta Türk liderliği, kendisini dar bir çerçeveye hapsetmek yerine, tüm büyük güçlere eşit mesafede, uluslararası sahnede daha geniş bir rol üstlendiğini düşünüyor. Analistler, Ankara’nın son dış politika değişikliklerini stratejik ve tarihi bir perspektife oturtmaya çalıştılar” diyor.

Hugh Pope ve Chatham House için yazan Nigar Göksel gibi akademisyenlerin Türkiye’nin her zaman kendi işini yaptığını belirttiklerini, “Batı'ya boyun eğmenin reddedilmesi, ister dini ister laik, solcu veya sağcı olsun, uzun süredir Türk siyasetinin temelini oluşturmuştur” diye yazdıklarını da aktaran Pierini coğrafya ve tarihe dayanan güçlü bir tutarlılık sergilemeye yönelik tüm entelektüel çabalara karşın, Türkiye'nin mevcut dış politikasının gerçekte çok güçlü bir şekilde iç siyasetle bağlantılı olduğunun altını çiziyor.

Geçtiğimiz yıl Zafer Bayramı’nda konuşan Erdoğan’ın,

“Cumhuriyetin kuruluşunun yüzüncü yılı olan 2023'ü ekonomik, askeri, siyasi olarak daha güçlü, daha bağımsız, daha müreffeh bir ülke olarak karşılamaya kararlıyız" şeklindeki sözlerini hatırlatan Pierini, Türk cumhurbaşkanının "Suriye'den Libya'ya, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e kritik başarıları" "ülkemizin hak ve çıkarlarını koruma irademizin en açık göstergesi" olarak aktardığını da hatırlatıyor.

Pierini devamında, “Sonuç olarak Türkiye, kimsenin görmezden gelemeyeceği ve çok azının karşı karşıya gelmek isteyebileceği bir bölgesel ortak olarak ortaya çıktı. Kapsayıcı hedef açıktır: 2023, liderliğin kaybedemeyeceği bir cumhurbaşkanlığı seçimi ve kaçıramayacağı Cumhuriyet’in yüzüncü yıl kutlamalarının yılıdır. Bu iç siyasi zorunluluk, yakın gelecekteki Türk dış politikasını şekillendirmeye devam edecektir” şeklinde ifadeler de kullanıyor.

Türkiye’nin son günlerde AB ve Avrupa’ya yönelik verdiği sıcak mesajların Rus füzelerinin konuşlandırılmasının yanı sıra 2019 ve 2020'deki şiddetli AB ve Amerikan karşıtı açıklamalarla tamamen çeliştiğine işaret eden Pierini, pozisyonlardaki bu tür ani tersine dönüşlerin Batı başkentlerinde bir iz bıraktığını, Türk liderliğinin, dış politika anlatılarını iç siyasi gereksinimlere uyacak şekilde defalarca değiştirmeye meyilli olduğu izlenimi oluşturduğunu aktarıyor.

Bu durumun Ankara’nın Avrupalı ​​ve ABD’li ortakları için büyük bir dış politika belirsizliği yarattığını, çünkü Türkiye‘nin aynı anda hem dost hem düşman olabildiğini veya hem NATO ile hem de NATO’ya karşı hareket ettiğini yazan Pierini, “Bu da Batı'da stratejik bir yeniden düşünmeyi gerektiriyor” diyor.

2021'de, Batılı ortakları ve NATO‘nun, Türkiye’nin yıkıcı ve yayılmacı politikaları hakkında birçok soru soracaklarına da işaret eden Pierini şu görüşleri dile getiriyor:

“Siyasi açıdan, Türkiye’nin ortakları, Batı karşıtı, komplo temelli, milliyetçi anlatıları rutin olarak kullanan ve uluslararası taahhütlerinin birçoğunu görmezden gelen bir liderliğin stratejik riskini değerlendirmek zorunda kalacak. Türkiye’nin muhaliflere, özgür düşünürlere ve insan hakları aktivistlerine keyfi muamelesi de Batılı değerlendirmelerde önemli bir faktör oluşturacaktır. Siyasi belirsizliğin bir başka kaynağı da 2023 için planlanan cumhurbaşkanlığı ve yasama seçimlerinin tarihi ve bunların liderlik tarafından olası iptali olacak. Gerçek şu ki, doğrudan veya dolaylı olarak, Ankara Moskova’nın NATO ve AB’ye karşı hedeflerini ileri götürmesine yardım etti – ki Batı'daki pek çok kişi bu durumu dengeleyici bir eylemden daha çok oyun değiştirici olarak görüyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin askeri sanayisinin mevcut programlar altında devam eden gelişimi, NATO için bir değer olarak algılanmıyor.”

Türkiye'nin, hukukun üstünlüğüne bağlı kalmadan çoğunlukla ekonomik nedenlerle AB'ye bağlı kalmak isteyeceğinin muhtemel olduğunu yazan Pierini, “Enerji ve silah tedarikinde bir dereceye kadar çeşitlenme sağlamış olsa bile ülkenin ticaret, kısa vadeli finansman, doğrudan yabancı yatırım veya teknoloji açısından çok az alternatifi var. Türkiye vatandaşları ile Batı Avrupalı ​​meslektaşları arasındaki kültür, eğitim ve sivil toplum alanlarında güçlü bağlar,aktif olmaya devam edecek, ancak mevcut siyasi bağlamda temel özgürlükler giderek daha fazla risk altında olacak” diyor.

Türkiye’nin Batılı müttefiklerinin Ankara’yı kontrol altına alabilmek için pek çok parametreyi göz önünde bulundurması gerektiğine değinen Pierini Türkiye’yi bekleyen riskleri şu başlıklar altında topluyor:

“Türkiye’nin NATO için stratejik önemi devam ediyor; Rusya’nın NATO ve AB’den uzaklaşması için Türkiye’ye sürekli baskısı; Suriye'nin İdlib vilayetindeki bir Rus saldırısının Türkiye'ye doğru yeni bir mülteci dalgasını tetiklemesi riski; Erdoğan’ın iç öncelikleri; Türkiye’nin ağır ekonomik krizinin şiddetlenmesi potansiyeli; ve Türk anayasal düzeninin AB hukuk devleti standartlarından hiç olmadığı kadar uzaklaşması, Avrupalı ​​liderlerin Türkiye’nin AB üyelik yolunu anlamlı bir şekilde tartışmasının siyasi imkansızlığı.”

Pierini, AB ve ABD'nin hem kendi ve hem de transatlantik ittifakın çıkarlarını korumak için atabileceği adımları da şu başlıklar halinde aktarıyor:

“Birincisi, yıkıcı tek taraflı kararların ve düşmanca anlatıların artık tolere edilmediğini gösteren koordineli sinyaller göndermelidir. Bu, en azından Ankara'nın müttefiklerini birbirine düşürmesini engelleyecektir.

İkincisi, Brüksel ve Washington, Türkiye’nin NATO dışı varlıklarını konuşlandırmasının olumsuz etkilerini en aza indirmek ve ittifakın Rusya’ya karşı gücünün azalmasını önlemek için önlemler geliştirmelidir. Bu tür önlemler en iyi ihtimalle S-400 füzelerinin tamamen kaldırılmasını veya aksi takdirde NATO'daki acil durum prosedürlerini içerebilir. Üçüncüsü, Avrupa-Atlantik ortakları, Ankara’nın yıkıcı politikaları değişmeden kalırsa, Rusya ile ilişkileri netleşmezse ve Batı’nın diyalog çağrılarına aldırış etmezse, Türkiye’ye askeri parça ihracatını sınırlamalıdır. Böyle bir hareket, kritik Batı kaynaklarının Batılı müttefiklerin güvenlik risklerini artırmak için kullanılamayacağına dair güçlü bir sinyal gönderecektir.

Dördüncüsü, AB ve ABD, hukukun üstünlüğünü ortadan kaldırmak ve Batı ülkelerinin iç siyasetine müdahale etmekle en çok ilgilenen Türk bireylerini cezalandırmalıdır. Bu, Türkiye’nin NATO ve Avrupa Konseyi tüzükleri altındaki taahhütleriyle tutarlı olacaktır.

Beşinci olarak, AB, yeni bir işbirliği çerçevesinin uygulanmasını, Ankara, Türkiye'nin Avrupa Konseyi üyesi ve AB ortağı olarak taahhütlerine karşılık gelen ölçülebilir bir hukuk devleti statüsüne dönüş yapana kadar ertelemelidir. Hazırlık çalışmaları, şu anda AB ile üçüncü bir ülke arasındaki en gelişmiş anlaşma olan yeni imzalanan AB-İngiltere Ticaret ve İşbirliği Anlaşmasını dikkate almalıdır.

Son olarak, AB, deniz sınırlarıyla ilgili somut müzakere teklifleri sunmalı, Türkiye-Suriye sınırında ve Türkiye'deki Suriyeli mültecilere destek vermelidir. Kesin zaman dilimleri ve metodolojilerle birlikte gelmesi gereken bu teklifler, düşmanca davranış azaldığında karşılıklı olarak yararlı işbirliğinin mümkün olduğunu gösterecektir.”