23 Nisan’ı kolaylaştıran da akim bırakan da 24 Nisan’dır

Dün, Türkiye’nin ilk kurucu akdi olan millet egemenliğinin ilânının 100. yıl dönümü idi. 23 Nisan 1920 Cuma günü 349’u yeni seçilen, 88’i Osmanlı Meclis-i Mebusanı'ndan gelen ve Meclis-i Mebusan'ın aksine tamamı Müslüman 437 mebusun katılımıyla açılan Büyük Millet Meclisi’nin 100. ve görünüşe bakılırsa son yılıydı. 

Bugün ise Türkiye’nin, öyle bilinmeyen, bilinmek de istenmeyen bir başka kurucu akdi, Ermeni Soykırımı'nın 105. yıl dönümü. Türkiye Cumhuriyeti millî, iktisadî, siyasî ve ahlakî bakımdan, büyük ölçüde, Ermeni Soykırımı ve aynı dönemde Osmanlı'nın tüm gayrimüslim vatandaşlarının yok edilmesi üzerine bina edilmiştir. 

Millî mânâda, yoktan var edilen ulusun temeli İslâm olduğu ölçüde gayrimüslimlerin yok edilmesi bir nevî olmazsa olmazdı. 

İktisadî mânâda, Gayrimüslim mal, mülk ve sermayesinin başta devlet tarafından talan ve gaspı millî ekonominin ilk altyapısını oluşturur. 

Siyasî mânâda, soykırımı ve diğer gayrimüslim kıyımlarını tasarlayıp uygulayan İttihatçı düşünce ve uygulama Türkiye siyasetinin can damarıdır. 

Ahlâkî mânâda, soykırımın cezasız kalması sorumsuzluk-hesapvermezlik-cezasızlık davranışlarının toplumsal davranış biçimi mertebesine gelmesine önayak olmuştur. 

Bugün, 23 Nisan ve sonrasında atılan temeller kâh yıkıldı kâh yıkılmak üzere.

“Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu Türkiye, iddia edildiği, övünüldüğü kadar sağlam temeller üzerine kurulduysa neden bu kadar kolay yıkıldı?” sorusundan hareketle “23 Nisan temelinin yıkılmasının ardında 24 Nisan’da atılan temel yok mu acaba?” sorusunu sormak gerekiyor.  

23 Nisan iradesinin ne hâllere düştüğüyle başlayalım. 

Ne tuhaftır ki millet egemenliğinin temsil edildiği varsayılan meclisi külliyen akamete uğratmış olan başkanlık sistemi ilk defa bir 23 Nisan arifesinde, 22 Nisan 2010’da telaffuz edildi. Bizzat ameliyatın baş operatörü Erdoğan tarafından…

Üstelik o aralar Türkiye, yeni bir anayasada somutlaşacak toplumsal anlaşma, yeni bir akit arayışına girdiydi. Rejim, alay edercesine bu anayasal temel arayışlarını ebediyen gömecek olan başkanlık tartışmasını başta sessizce ama giderek artan dozda dayatmaya o dönemde başladıydı.

Oysa 2011 genel seçimlerinden sonra kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonunda ve buna koşut olarak toplum seviyesinde sahici bir toplumsal kontrat arayışı ortaya çıktıydı. Türkiye, güdük demokrasi tarihinde ilk kez toplumsal birlikteliğinin nasıl olacağını tartışıyordu.

Demokrasi nereye dayanacak? Vatandaşlık tanımı ne olacak? Kuvvetler ayrılığı nasıl cereyan edecek? Vesayetçi mantıktan nasıl kurtulunacak? Ademimerkeziyet hangi zemine oturacak? İnsan hakkı yanında doğa hakkı nasıl korunacak? Bütün bu temel konular hızla başkanlık polemiği tarafından yutuldu, mesele ilkel bir güç ve iktidar tartışmasına indirgendi.  

Esasen AKP’nin o güne kadar parlamenter sistemi geliştirmekte ciddî bir çabası olmadıydı. Parlamenter sistemin temel taşları olan temsil adaleti ve siyasî partilerin güçlenmesi konularında adım atılmadı. Dünyanın en yüksek ve adaletsiz seçim barajına dokunulmadı. Seçim sistemi büyük partiyi daha büyüten, küçüğe söz hakkı tanımayan tek turlu bir sistem olarak kaldı. Mütemadiyen parti kapatıldı. Partiler içi demokrasisi allahlık, tek adamlara biat edilen bu sistemde yasama, el kaldırıp indiren vekillerden ibaretti.

Ve sonunda böylesine özürlü bir sistemi dahî arattıracak yeni sistem 16 Nisan 2017’de resmen kuruldu. Erdoğan fiilen 15 Temmuz sonrasında zaten olağanüstü yetkileri KHK’lar vasıtasıyla tepe tepe kullanmaya başlamış ve AKP-MHP koalisyonu vasıtasıyla meclisi çoktandır kendi istediği gibi çekip çevirmeye başlamıştı.

Türk tipi başkanlık sisteminde yürütmenin, klasik olarak yasama ile yargı, diğer yanda yerel yönetim ile basın tarafından dengelenmesi ve denetlenmesi başkanlık kanunları marifetiyle ve basın özgürlüğünün sona erdirilmesiyle bitirildi.  

Yasama özelinde bakacak olursak, egemenlik artık kayıt altında, keskin şartlara bağlı; milletin değil devleti ele geçirmiş ve halk desteği küçümsenemeyecek, mafyavari bir gürûhun elinde.  

23 Nisan 2020 itibariyle Erdoğan’ın 10 Temmuz 2018’de çıkardığı ilk Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesi’nden (CKHK) bu yana yayımlanan kararname sayısı 60. Kararnameler vasıtasıyla binlerce kanun maddesi, yasama organına asla danışılmadan yeniden yazıldı. 

Aynı gün, “Cumhurbaşkanı Kararı” adı altında yayımlanan akla gelebilecek her konudaki emir ve talimat sayısı ise 2461’i bulmuştu. 

Kolu kanadı kırık meclise gelince, TBMM Kanunlar ve Kararlar Başkanlığı’nın 27. Yasama Dönemi faaliyetlerine ilişkin verilerinde, 2709 kanun teklifinin sadece 78’si yasalaşmış. Yasalaşan teklifler arasında muhalefete ait tek bir teklif yok. 

Önemli bir denetleme mekanizması olan soru önergelerine gelince, 11 Nisan 2020 itibariyle vekillerce verilen 28032 yazılı soru önergesinin bazılarının kayda dahî geçmediği, çoğuna cevap verilmediği, vakti geçtikten sonra cevaplananlar olduğu ve cevapların hiçbir etkisi olmadığı mâlum. Ayrıca hatırlatalım, sözlü soru önergesi başkanlık sisteminde yasak.   

Ve bakalım devamsızlığa. İşlevsizleşmiş meclise gelen giden yok. Meclis televizyonu sadece rejim partilerinin boş konuşmalarını yayımlıyor. 

Meclis konusu yakın zamanda 14 Nisan’daki hırsız-katil affı oylamasıyla gündeme geldi. Beklendiği gibi rejim partileri kanun tekliflerinin virgülüne dokunmadan metni geçirdiler. Muhalefet ise 51 red oyu çıkarabildi. CHP 139 vekil üzerinden 19, HDP 61 vekil üzerinden 24, İYİ Parti 37 üzerinden 8, toplam 51 vekil oylamaya katıldı. Virüs mağduru kamuoyundan birkaç serzeniş duyulduysa da 100 yıllık meclisin içler acısı hâli özde pek gündeme gelmedi. 

Son olarak hatırlatalım ki 100. yılda yedi milletvekili hâlen hapiste: Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Çağlar Demirel, İdris Baluken, Gülser Yıldırım, Selma Irmak ve Abdullah Zeydan. İki yüze yakın vekil de fezleke ve düşürülme tehdidi altında. 

Ve adını koyalım, Selahattin Demirtaş’ın vaktinde HDP’yi imâ ederek dile getirdiği “demokrasicilik” orta oyunu bu, vekillerin ballı maaşlarından ve görece itibarlarından vazgeçmek istemedikleri, dostlar alışverişte görsün misâli sekiz 10 arkadaşına kürsüden hitap ettikleri bir trajikomedi.  

Gelelim esas meseleye, meclisin ve tüm cumhuriyet kurumlarının, hatta Hariciye gibi daha eskilerinin bu kadar kolay yerle bir olmasına. 

24 Nisan’da vücut bulan görünmez kurucu irade, 23 Nisan ile 29 Ekim'de vücut bulan kurucu iradenin temelinde olduğu gibi aynı zamanda yerle bir olmasında da etkindir.  

24 Nisan’da cisimleşen kurucu irade memlekete gayrimüslimden arındırılmış azamî homojen ve Müslüman bir ulus, devlete göbekten bağlı kavruk bir sermayedar kitlesi, siyasanın ana belirleyeni olarak gayri demokratik İttihatçılık ideolojisi ve ahlaken hastalıklı bir toplum miras bırakmıştır. 

Söz konusu irade bu sayede yeni bir ulus devlet kurmayı becerdiyse de sakat temelleri anca 100 yıl dayanabilmiştir. Farklılıkların ve tüm gri tonların yok edildiği, Sünnî İslâm’ı dengeleyebilecek hiçbir toplumsal unsurun bırakılmadığı, yerel bilgi ve sermaye birikimlerinin tarumar edilerek muazzam bir medeniyet kaybına yol açıldığı; İttihatçılığın tekçi, jakoben fıtratının siyaseti külliyen kuşattığı ahlâk ve vicdan yoksunu kalabalıklar yıkıntılar arasında tutunacak dal, sarılacak yılan arıyor bugün. 

Siyasî İslâm komutasındaki iddialı yeni kurucu iradeye gelince, ilk etapta sakat cumhuriyeti yıkmak için insanüstü bir çaba sarf etmesine gerek yoktu doğrusu. İtti, düştü. Ancak ikinci etapta yıktığının yerine, tam da sakatlığı doğuran nedenlerden ötürü, hiçbir şey koyamadı, koyamazdı.  

Ortada sadece bir karadelik var…


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.